7 تشرين الأول/أكتوبر 2019 - الذكرى 19 لاحتلال أفغانستان؛ ثمانية عشر عاماً من ديمقراطية الاحتلال عانت من فشل فادح في أفغانستان! (مترجم)
7 تشرين الأول/أكتوبر 2019 - الذكرى 19 لاحتلال أفغانستان؛ ثمانية عشر عاماً من ديمقراطية الاحتلال عانت من فشل فادح في أفغانستان! (مترجم)

الخبر:يتزامن 7 تشرين أول/أكتوبر مع الذكرى 19 لاحتلال أفغانستان - وهو اليوم الذي احتلت فيه قوات الولايات المتحدة وحلف الناتو أفغانستان قبل 18 عاماً تحت ستار "أجندة الحرب على الإرهاب" إلى جانب شعارات حقوق الإنسان وحقوق المرأة، وبناء الدولة وبناء الأمة والديمقراطية. على مدار الأعوام الثمانية عشر الماضية من الديمقراطية، لم يختبر الأفغان تجربة أي مما يسمى بالشعارات المذكورة، حتى الإرهاب الأمريكي استمر في إزهاق أرواح الآلاف من الناس خلال 18 عاماً. لذلك، بدأت الولايات المتحدة وحلف شمال الأطلسي وعملاؤهم من الحكام في عملية السلام مع مجموعة اعتادوا أن يطلقوا عليها "الإرهابيين" من جهة، وعقدوا مؤخراً الانتخابات الرئاسية الأفغانية من ناحية أخرى.

0:00 0:00
Speed:
October 08, 2019

7 تشرين الأول/أكتوبر 2019 - الذكرى 19 لاحتلال أفغانستان؛ ثمانية عشر عاماً من ديمقراطية الاحتلال عانت من فشل فادح في أفغانستان! (مترجم)

7 تشرين الأول/أكتوبر 2019 - الذكرى 19 لاحتلال أفغانستان؛

ثمانية عشر عاماً من ديمقراطية الاحتلال عانت من فشل فادح في أفغانستان!

(مترجم)

الخبر:

يتزامن 7 تشرين أول/أكتوبر مع الذكرى 19 لاحتلال أفغانستان - وهو اليوم الذي احتلت فيه قوات الولايات المتحدة وحلف الناتو أفغانستان قبل 18 عاماً تحت ستار "أجندة الحرب على الإرهاب" إلى جانب شعارات حقوق الإنسان وحقوق المرأة، وبناء الدولة وبناء الأمة والديمقراطية. على مدار الأعوام الثمانية عشر الماضية من الديمقراطية، لم يختبر الأفغان تجربة أي مما يسمى بالشعارات المذكورة، حتى الإرهاب الأمريكي استمر في إزهاق أرواح الآلاف من الناس خلال 18 عاماً. لذلك، بدأت الولايات المتحدة وحلف شمال الأطلسي وعملاؤهم من الحكام في عملية السلام مع مجموعة اعتادوا أن يطلقوا عليها "الإرهابيين" من جهة، وعقدوا مؤخراً الانتخابات الرئاسية الأفغانية من ناحية أخرى.

التعليق:

يمكن للمرء أن يعلن بصراحة مسموعة أن القيم الديمقراطية قد رفضها بالكامل أهل أفغانستان المسلمون. من أجل إجهاض النظام الديمقراطي، تضاءلت مشاركة الأفغان تدريجياً في الانتخابات الرئاسية. فكما هو موضح في الأرقام، شهدت مشاركة الناس في العملية الديمقراطية انخفاضاً حاداً من 84٪ في عام 2004 إلى 39٪ في عام 2009، ومن 35٪ في عام 2014 إلى 20٪ في عام 2019.

علاوة على ذلك، أثبتت قوات الاحتلال وحكام أفغانستان أنهم المنتهكون الرئيسيون الوحيدون لحقوق الإنسان في أفغانستان. في السنوات الخمس الماضية وحدها، قُتل أكثر من 50000 من قوات الأمن الأفغانية وعشرات الآلاف من المدنيين والآلاف من جنود طالبان في ظل أشكال مختلفة من الإرهاب. كما ذكر مكتب الأمم المتحدة لتنسيق الشؤون الإنسانية (OCHA) في تقريره الأخير: "نظرة عامة على الاحتياجات الإنسانية لعام 2019 تبين أن مليون أفغاني مشرد يحتاجون إلى مساعدة إنسانية بحلول نهاية العام".

بالإضافة إلى ذلك، تهدف جميع التدابير المتعلقة بحقوق المرأة التي اتخذتها الحكومة والمؤسسات الأجنبية وسفارات الدول الكافرة إلى تفكيك الأسر المسلمة في هذا البلد. لذلك، تحت ستار سياسة المساواة بين الجنسين، ضاعفوا توظيف النساء في جميع الكيانات والمشاريع الحكومية وغير الحكومية. في الحقيقة، لقد أرادوا استخدام النساء المسلمات كأدوات لأغراضهم ​​الخاصة مثل كيفية تعاملهم مع النساء الغربيات. ولكنهم على العكس قد عانوا من فشل كبير في هذه المهمة.

فيما يتعلق ببناء الدولة والأمة، تسببت كل فترة من الانتخابات الرئاسية والبرلمانية في مزيد من الانقسام بين الشعب الأفغاني. لذلك، فإن النتيجة الملموسة الوحيدة التي يمكن لأي فرد أفغاني أن يشعر بها بشكل لا لبس فيه في حياته هي الانقسام والارتباك وعدم الاستقرار بين القادة السياسيين الأفغان. نتيجة لذلك، فقد قادة الفصائل والجماعات المختلفة ثقتهم في النظام السائد للديمقراطية الأمريكية في المجتمع. إن تطبيق الديمقراطية الأمريكية قد دفع أفغانستان حتماً إلى أشكال مختلفة من الفساد والفقر والبغاء والإبادة الجماعية والفتنة والبطالة... كما دفع الأفغان إلى الاعتقاد بأن القيم الديمقراطية الغربية قد فشلت باستمرار في تلبية احتياجات الأفغان ومشاكلهم.

رؤية الحالات الكارثية المذكورة أعلاه، تؤكد فشل الولايات المتحدة وعملائها الحكام في كسب قلوب وعقول الشعب الأفغاني. والرأي العام الغربي، ولا سيما في الولايات المتحدة، يعارض تماما استمرار الحرب في أفغانستان. وهكذا، سعت أمريكا لتقليص أجندة "الحرب على الإرهاب" في أفغانستان من خلال بدء محادثات مباشرة مع طالبان من أجل الخروج بنجاح من مستنقع الحرب من خلال ضمان حماية سمعتها السياسية وكذلك ضمان تأثيرها الاستخباراتي والثقافي في أفغانستان أيضا.

في مثل هذا الموقف الحرج، يكون الحل الوحيد لمسلمي أفغانستان هو رفض جميع حزم المساعدات الاستعمارية (أي القيم الإنسانية والحلول والأنظمة) التي تقدمها الولايات المتحدة أو أوروبا أو الصين وروسيا إلى الأفغان وقادتهم. وبدلاً من ذلك، يجب عليهم التشبث بقيم وحلول نظام الإسلام من أجل إقامة الخلافة على منهاج النبوة. لتحقيق ذلك، لديكم أكبر حزب سياسي في الأمة منكم يركز على تقديم الإسلام في سياق الفكر ويناضل سياسيا حتى تتم معالجة جميع المشاكل والأزمات المعاصرة للأمة. لذا انطلقوا وادعموا أكبر حزب فكري وسياسي للأمة من خلال المشاركة في إيقاظ الأمة.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

سيف الله المستنير

رئيس المكتب الإعلامي لحزب التحرير بولاية أفغانستان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı