الاضطرابات الداخلية في بنغلادش: صراع غربي على النفوذ
الاضطرابات الداخلية في بنغلادش: صراع غربي على النفوذ

الخبر: ما هو الطريق إلى الأمام بعد فرار رئيسة وزراء بنغلادش؟

0:00 0:00
Speed:
August 23, 2024

الاضطرابات الداخلية في بنغلادش: صراع غربي على النفوذ

الاضطرابات الداخلية في بنغلادش: صراع غربي على النفوذ

(مترجم)

الخبر:

ما هو الطريق إلى الأمام بعد فرار رئيسة وزراء بنغلادش؟

التعليق:

إنّ الاضطرابات السياسية في بنغلادش، والتي اتّسمت بالانقلاب الأخير، تسلّط الضّوء على صراع أعمق ومستمر بين القوى العالمية، خاصةً بريطانيا وأمريكا، التي تسعى إلى الحفاظ على نفوذها في هذه الدولة المهمة استراتيجيا. إنّ تورط هذه الدول الغربية في المشهد السياسي في بنغلادش ليس جديداً، ويعود تاريخه إلى الماضي الاستعماري للبلاد والحرب الباردة. لقد استخدمت كل من بريطانيا وأمريكا نفوذهما تاريخياً لضمان إعطاء الأولوية لمصالحهما، على حساب الشعب البنغالي.

لقد تمّت زعزعة استقرار نظام الشيخة حسينة، الذي كان منذ فترة طويلة متحالفاً مع المصالح البريطانية، في نهاية المطاف من خلال مزيج من الاحتجاجات الداخلية والضّغوط الخارجية، مع دعم الولايات المتحدة بمهارة لحركات المعارضة لتحويل ديناميكيات القوة لصالحها. يشير تعيين محمد يونس، وهو شخصية مرتبطة ارتباطاً وثيقاً بالمصالح الأمريكية، كرئيس للحكومة المؤقتة، إلى استمرار هذا التنافس الجيوسياسي، ما يترك بنغلادش محاصرةً بين قوتين أكثر تركيزاً على مزاياها الاستراتيجية من رفاهية السكان البنغاليين.

يُعَد هذا الوضع تذكيراً صارخاً بفشل الأنظمة العلمانية والرأسمالية التي فرضتها القوى الغربية. لقد أظهرت هذه الأنظمة مرارا وتكرارا أنها غير مجهزة لتحقيق ولو جزء ضئيل من العدالة أو الاستقرار أو الرفاهة لشعب بنغلادش، أو أي دولة أخرى تخضع لتدخل أجنبي مماثل. بدلا من ذلك، فإنها تعمل على إدامة دورات الاستغلال والقمع، ما يزيد من زعزعة استقرار المناطق الهشة بالفعل.

إنّ الصراع الجيوسياسي المستمر في بنغلادش يؤكد على الحاجة الملحة إلى بديل يتجاوز خدمة المصالح الغربية. بالنسبة للأمة الإسلامية، سواء في بنغلادش أو على مستوى العالم، فإن الحلّ يكمن في العودة إلى مبدأ الإسلام. حيث يوفّر الإسلام نظاماً شاملاً لا يعالج فقط الاحتياجات الروحية للأفراد، بل وأيضاً الأبعاد الاجتماعية والاقتصادية والسياسية للحياة، ما يضمن العدالة والاستقرار للجميع.

إنّ الأحداث في بنغلادش تذكرنا بقوة بأنّ الأنظمة العلمانية، بغض النظر عن داعميها، سوف تفشل في نهاية المطاف في توفير الاستقرار والعدالة الدائمين. لقد أدى استمرار هيمنة النماذج الرأسمالية والعلمانية، التي تحركها المصالح الغربية، إلى انتشار الظلم وعدم الاستقرار على نطاق واسع، ليس فقط في بنغلادش، بل وفي جميع أنحاء العالم. إنّ الحلّ الحقيقي يكمن في تطبيق الإسلام كنظام شامل، يقدم مساراً للعدالة الحقيقية والرفاهية لجميع الناس.

وبصفتنا مسلمين، فمن مسؤوليتنا أن ندرك هذا الواقع وأن نعمل نحو إحياء الإسلام كمبدأ توجيهي للحكم والمجتمع. وهذا لا ينطوي فقط على تطبيق الأحكام الإسلامية في حياتنا الشخصية، بل وأيضاً السعي إلى عالم حيث تدعم المبادئ والقيم والأحكام الإسلامية هياكل الحكم والاقتصاد والمجتمع. يجب على الأمة أن تتوحد لتحقيق رؤية مشتركة تعطي الأولوية للعدالة والرفاهية للجميع، والوضع الحالي في بنغلادش بمثابة دعوة واضحة للعمل.

إنّ الصراع الجيوسياسي في بنغلادش هو أحد أعراض الضيق الأوسع داخل النظام العالمي، حيث يتم إعطاء الأولوية للمصالح الرأسمالية والعلمانية على العدالة والكرامة الإنسانية. ويقع على عاتقنا كمسلمين أن نسعى إلى عالم حيث يتمّ اقتلاع هذه الأنظمة الظالمة وإقامة نظام إسلامي حقيقي قادر على تحقيق العدالة الحقيقية.

إنّ الطريق إلى الأمام يكمن في إعادة إيجاد الإسلام كنظام شامل للعدالة والرفاهية. وهذا ليس الحلّ لبنغلادش فحسب، بل للعالم أجمع، من خلال الوقوف معاً كأمة واحدة، يمكننا إحداث التغيير الذي نحتاج إليه بشدة. الآن هو الوقت المناسب لنا للنهوض والاتحاد والعمل من أجل إحياء الإسلام من خلال إقامة نظام الخلافة باعتباره الطريق الحقيقي للعدالة والرفاهية لجميع البشرية.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

أوكاي بالا

الممثل الإعلامي لحزب التحرير في هولندا

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı