الاستقلال الحقيقي لا يمكن أن يتحقق إلاّ عن طريق تحرير عقولنا من الأنظمة والقوانين التي فرضت علينا من قبل الغرب (مترجم)
الاستقلال الحقيقي لا يمكن أن يتحقق إلاّ عن طريق تحرير عقولنا من الأنظمة والقوانين التي فرضت علينا من قبل الغرب (مترجم)

الخبر:   سيجري في ماليزيا احتفال بذكرى الاستقلال الـ59 عن الحكم البريطاني في 31 آب/أغسطس من هذا العام. ويسجل التاريخ أن استعمار ماليزيا (المعروف سابقا باسم مالايا) بدأ عام 1511م عندما هاجم البرتغاليون مَلَقا ومنذ ذلك الحين كانت البلاد محتلة بالتناوب من قبل الهولنديين والبريطانيين حتى الاستقلال في عام 1957م. وبعد البرتغاليين، انتقلت مالايا للهولنديين في عام 1641م.

0:00 0:00
Speed:
September 01, 2016

الاستقلال الحقيقي لا يمكن أن يتحقق إلاّ عن طريق تحرير عقولنا من الأنظمة والقوانين التي فرضت علينا من قبل الغرب (مترجم)

الاستقلال الحقيقي لا يمكن أن يتحقق إلاّ

عن طريق تحرير عقولنا من الأنظمة والقوانين التي فرضت علينا من قبل الغرب

(مترجم)

الخبر:

سيجري في ماليزيا احتفال بذكرى الاستقلال الـ59 عن الحكم البريطاني في 31 آب/أغسطس من هذا العام. ويسجل التاريخ أن استعمار ماليزيا (المعروف سابقا باسم مالايا) بدأ عام 1511م عندما هاجم البرتغاليون مَلَقا ومنذ ذلك الحين كانت البلاد محتلة بالتناوب من قبل الهولنديين والبريطانيين حتى الاستقلال في عام 1957م. وبعد البرتغاليين، انتقلت مالايا للهولنديين في عام 1641م. تناوب الهولنديون والبريطانيون على حكم مالايا حتى سقطت أخيرًا مرةً أخرى في أيدي البريطانيين في عام 1824م بعد الاتفاق الإنجلو هولندي. في عام 1941م، سقطت البلاد في أيدي اليابان واستسلم اليابانيون في عام 1945م. وأصبحت مالايا مرةً أخرى في أيدي الاستعمار البريطاني حتى الاستقلال في عام 1957م. وبلا شك لقد ترك الاستعمار البريطاني جروحاً عميقة في البلاد، وللمسلمين بصفة خاصة، والذين لم يتعافوا منها حتى اليوم. لم يحتل البريطانيون مالايا لغرض السيطرة على ثروات البلاد. الأهم من ذلك رغبة بريطانيا في الهيمنة على شعب مالايا عن طريق تطبيع طريقتها في الحياة وأنظمتها القانونية في المجتمع في ماليزيا. وللأسف، نجحوا في تحقيق ذلك.

التعليق:

في كل مرة يتم الاحتفال بيوم الاستقلال، تُلقى الخطابات في الغالب من قبل القادة السياسيين الذين ينتقدون جيل الشباب بأنهم لا يفهمون معنى الاستقلال، وأنهم أخفقوا في إدراك معنى وروح الاستقلال الحقيقي. والواضح هو أنه نفس الاحتفال القديم، حيث يتم تغذية الجماهير بالخطاب الذي تلعبه الحكومة في هذه القضية. إن الناس لا يعني لهم الاحتفال شيئًا عندما تستمر حياتهم بالاختناق نتيجة ارتفاع أسعار السلع والخدمات، وفرض مختلف الضرائب والرسوم باستمرار والظلم القانوني والاضطرابات الاقتصادية والفساد والممارسات الخاطئة في الحكومة. وهذه هي في الواقع مظاهر الإرث الذي تركه المستعمرون البريطانيون!

البريطانيون جلبوا الديمقراطية وورّثوا هذا النظام البائس لشعب ماليزيا. بمكره تمكن هذا المستعمر الكافر من تشكيل الرأي العام على أن الديمقراطية هي نظام جيد، إن لم يكن الأفضل للشعب! وليس فقط عامة الناس من انطلى عليهم هذا الأمر.، بل حتى العلماء والمفكرون أمضوا حياتهم مشيدين "بفضائل" الديمقراطية! وفي الواقع، هم لا يوافقون فقط على مجرد الحفاظ على نظام الكفر هذا، بل ذهبوا إلى أبعد من ذلك في البحث عن "أدلة" تدعم رأيهم وتعمي الأعين عن الأدلة التي تعارض آراءهم.

ربما تكون بريطانيا قد أعطت الاستقلال لماليزيا ولكن الدستور الاتحادي والنظام القانوني موروث ولا يزال يطبق في ماليزيا. الاستعمار يتم الآن من خلال نمط جديد من الهيمنة أو السيطرة على السياسة والاقتصاد والثقافة والتعليم والتكنولوجيا والتفكير. ومع ذلك، سواء أكان المطبق الاستعمار الجديد أو القديم فإن الهدف لا يزال هو نفسه، وهو استغلال ثروات المنطقة وإخضاعها للهيمنة الغربية والسيطرة على عقول السكان في المنطقة، ولا سيما المسلمين في محاولة لصرفهم واحتوائهم. ونحن نرى كيف أن القادة ومعظم المسلمين لا يزالون غير قادرين على التخلص من براثن الديمقراطية.

وللأسف يُنظر للديمقراطية على أنها "الدين" المقبول عالميًا والتي تدافع عنها الإنسانية. الديمقراطية والسيادة في يد الإنسان، وليست في أيدي الشريعة. الهيئة التشريعية توجِد القوانين وتحدد ما يمكن وما لا يمكن القيام به من قبل الناس. فهي تحدد جميع أشكال العقوبات، والنظام الاقتصادي، وسياسة التعليم، والسياسة الخارجية... وتفرض الضرائب بإرادتها وتسمح بالربا والأسهم، والتأمين، والقمار، والأنشطة الرذيلة وأشياء كثيرة أخرى محرمة. إنهم هم الذين وضعوا قواعد الذين بإمكانهم أو ليس بإمكانهم تبليغ الإسلام والدعوة له واعتقال ومحاكمة حملة الدعوة. باختصار، لديهم السلطة الكاملة لتحديد ما هو حلال وما هو حرام. وهذا يناقض الإسلام، حيث إن الحق في التشريع هو فقط لله سبحانه وتعالى ﴿قُلْ إِنِّي عَلَىٰ بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَكَذَّبْتُمْ بِهِ مَا عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِلِينَ﴾ [سورة الأنعام: 57]

يجب على المسلمين تحرير عقولهم ورفض سيطرة الأفكار غير الإسلامية عليهم. الإسلام أيديولوجية تقوم على الوحي الإلهي، ويجب عدم الخلط بينه وبين الأيديولوجيات التي صنعها الإنسان. طالما أن عقول المسلمين محاصرة في إطار الأفكار الغربية، لن يتحقق الاستقلال بالمعنى الحقيقي. الاستقلال هو ضروري للمسلمين وهذا يمكن أن يتحقق فقط عندما يتحرر المسلمون من كل أشكال الاستعمار والاستغلال والعبودية لبني البشر، وخاصة من حيث التفكير. وهذا يمكن تحقيقه فقط إذا رفض المسلمون طريقة الكفر في الحياة والتفكير واستبدالها مع طريقة الحياة والتفكير في الإسلام على أساس القرآن والسنة النبوية. ومن خلال هذه العقلية المستقلة، سوف يحقق المسلمون بإذن الله الاستقلال الحقيقي. وسيؤدي ذلك إن شاء الله إلى تحرير البلاد الإسلامية من براثن الغرب، والقضاء على النظم الغربية وإعادة تطبيق الإسلام في ظل دولة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

د. محمد – ماليزيا

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı