الدور التركي في سوريا ليس سراً (مترجم)
الدور التركي في سوريا ليس سراً (مترجم)

الخبر:   دعا ألكسندر لافرنتيف الممثل الخاص للرئيس الروسي فلاديمير بوتين في سوريا، تركيا والمعارضة السورية المعتدلة لحل مشكلة النصرة في إدلب. وقال في بيان صحفي اليوم: "دعونا المعارضة المعتدلة وشركاءنا الأتراك إلى التعاون الفعال معنا لحل مشكل النصرة. دعوناهم إلى ذلك من أجل القضاء التام على جميع التهديدات الموجهة للحكومة السورية إلى جانب القوات الروسية الموجودة في قاعدة حميميم".

0:00 0:00
Speed:
August 05, 2018

الدور التركي في سوريا ليس سراً (مترجم)

الدور التركي في سوريا ليس سراً

(مترجم)

الخبر:

دعا ألكسندر لافرنتيف الممثل الخاص للرئيس الروسي فلاديمير بوتين في سوريا، تركيا والمعارضة السورية المعتدلة لحل مشكلة النصرة في إدلب. وقال في بيان صحفي اليوم: "دعونا المعارضة المعتدلة وشركاءنا الأتراك إلى التعاون الفعال معنا لحل مشكل النصرة. دعوناهم إلى ذلك من أجل القضاء التام على جميع التهديدات الموجهة للحكومة السورية إلى جانب القوات الروسية الموجودة في قاعدة حميميم".

التعليق:

إن العملية التي بدأت في كانون الثاني 2017 في أستانة من تركيا وروسيا وإيران؛ لا تزال مستمرة في وظيفتها من خلال مؤتمرات سوتشي في نهاية تموز 2018 وما بعدها. وكانت العناوين الأساسية للقاءات التي تحقق عاشرها في إطار عملية سوتشي كالتالي: "تأمين وقف إطلاق النار"، و"إطلاق سراح المعتقلين"، و"مواد الدستور الجديد" في سوريا. وقد طلب ألكسندر لافرنتيف الممثل الخاص للرئيس الروسي فلاديمير بوتين في بيانه الصحفي لوكالات الأنباء من تركيا مسألتين: الأولى: أن تقوم تركيا باستمالة المعارضة المعتدلة إلى جانبها وإقناع المجموعات المقاومة في إدلب. والثانية: مغادرة القوات التركية الأراضي السورية تماماً بعد إنهاء مهمتها... وهذا الطلب رغم كونه جاء على لسان روسيا؛ فإنه في الحقيقة طلب أمريكي.

وقد سبق لتركيا أن أدت في حلب أيضاً وظيفة مشابهة للوظيفة الأولى التي طلبتها منها روسيا في إدلب، ولكن ليس عن طريق إقناع فصائل المقاومة، بل عن طريق الشراء والخداع وزرع الفتنة والنفاق بين الفصائل اعتماداً على دسائس وخطط قذرة، وإفساد وحدتها، وكسر شوكتها. ويراد منها حالياً أن تقنع فصائل المقاومة في إدلب بترك السلاح والخروج منها وإلا فستنهال عليهم القذائف. وبعد أن تنفذ تركيا المطلوب منها ستكون قلعة الصمود الأخيرة في سوريا قد تم تسليمها للنظام على طبق من الذهب. وبعد ذلك يتحدد دستور سوريا وتتشكل الحكومة. وعندما يحصل هذا كله، سيقولون لتركيا هيا اجمعي عتادك وارحلي من جرابلس وعفرين. وأمريكا في الحقيقة هي التي تطلب منها كل هذه الأمور، وليست روسيا؛ لأن أمريكا هي التي ترسم أدوار روسيا وإيران وتركيا في سوريا. وهذا ليس وليد اليوم، بل هو كذلك منذ بداية الثورة. هذا يعني أن الدور التركي في سوريا كان سرياً فيما مضى، لكنه أصبح اليوم علنياً.

كيف ذلك؟

كانت الثورة السورية عند انطلاقتها في شهر آذار 2011 محاصرة من كل جانب. فمن الأمام جرائم النظام ومجازره الجماعية والدول التي تدعمها وفي مقدمتها إيران وروسيا، ومن الخلف الدول التي تتظاهر بدعم الثورة، وتقدم المال السياسي القذر المشروط لفصائل الثورة وتهدف إلى ربطها وتبعيتها، وهذه الدول جميعاً تعمل... والحقيقة هي أنهم جميعاً يعملون معاً على تنفيذ رغبات أمريكا، ويظهرون الصداقة للثوار لكي يبقوهم متعلقين بهم وتحت سيطرتهم. لقد لعبت الإدارة التركية الدور الأخطر في تصفية الثورة السورية بحكم قربها الجغرافي وثقة المسلمين السوريين بها

ففتحت بدايةً الحدود أمام اللاجئين، وسمحت بحرية الحركة عند المعابر الحدودية دخولاً وخروجاً. لم تفعل ذلك لمساعدة الثورة، بل لتطويقها؛ لأن الاستخبارات التركية بدأت تبسط سيطرتها هنا في هذه المناطق وأخذت تضع النقاط المحورية تحت سيطرتها. وما إن تحقق لها ذلك حتى أغلقت الحدود، وبنت جداراً عازلاً مثيراً للخزي والعار على طول الخط السوري. وبنفس الشكل تعاونت مع روسيا وإيران، ولوثت يدها بدماء أطفال سوريا. في هذه المرحلة تم تسليم مناطق واسعة للنظام السوري بفضل تركيا.

وفي الوقت الحالي تطلب روسيا من تركيا طلباً أخيراً، وهو أن تؤدي ما عليها لتسليم إدلب أيضاً للنظام السوري، وتعود إلى أراضيها. ولا أحد يمكنه القول إن تركيا لديها خطة غير هذه. رئيس الجمهورية التركية أردوغان قال مراراً وتكراراً إنهم لا ينوون البقاء في سوريا إلى الأبد، ورئيس مستشاريه إبراهيم قالين أدلى قبيل قمة سوتشي بتصريحات قال فيها إنهم لا يطمعون بالأراضي السورية. جميع هذه التصريحات والقرارات المتخذة عقب قمة سوتشي تبين الدور التركي في سوريا بوضوح. إنه دورٌ مخزٍ، لم تقم فيه تركيا بدعم الثورة التي امتدت سبع سنواتٍ لتبلغ نجاحها في التغيير، لا في عهد أحمد داود أوغلو عندما كان وزيراً للخارجية، ولا في عهده عندما أصبح رئيساً للوزراء، ولا في عهد رجب طيب أردوغان عندما كان رئيس الوزراء ولا في عهده عندما أصبح رئيساً للجمهورية. نعم لم تتخلف تركيا عن أن تكون ذيلاً لأمريكا في المسألة السورية في عهد تعاون أحمد داود أوغلو في عهد وزارته للخارجية مع وزيرة الخارجية الأمريكية كلينتون، ثم التحالف بين أردوغان وأوباما وصداقتهما، والآن مع أمريكا الترامبية. وبينما عملت أمريكا عبر أدواتها الأخرى على الحفاظ على النظام المجرم من السقوط في دمشق من جانب، لم تقدم تركيا دعمها المطلوب للشعب السوري في سعيه للتحرر من ظلم بشار عندما كان مشرفاً على الهلاك، بل عملت على تطويقها.

إن على تركيا اليوم أن تقدم دعمها للمجموعات المخلصة في ثورتها على ضعفها في سوريا الآن، وتمكن لها من فتح جبهات جديدة، لتستمر على بقائها حلماً مخيفاً لحكم بشار، كما كان عليها أن لا تخون مطالب الشعب السوري وتطلعاته لا في أستانة ولا في جنيف عندما كانت الثورة قوية. كان ينبغي عليها أن تحتج على هذه اللقاءات والمؤتمرات وتقاطعها. وبذلك وحده يمكن للثورات الإقليمية أن تصل إلى مبتغاها، وتتخلص من الاستبداد، وبذلك وحده يمكن أن تعود إلى سابق قوتها من جديد بإذن الله.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

محمود كار

رئيس المكتب الإعلامي لحزب التحرير في ولاية تركيا

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı