الحراك الأردني: حتى يلج الجمل في سم الخياط
الحراك الأردني: حتى يلج الجمل في سم الخياط

الخبر:   شهدت الأردن اعتصامات متزايدة مساء كل خميس منذ بداية شهر كانون الأول احتجاجا على الفقر، والفساد، والقمع، والتهميش، والبطالة وغيرها من القضايا التي تتعلق بعيش الناس.

0:00 0:00
Speed:
December 23, 2018

الحراك الأردني: حتى يلج الجمل في سم الخياط

الحراك الأردني: حتى يلج الجمل في سم الخياط

الخبر:

شهدت الأردن اعتصامات متزايدة مساء كل خميس منذ بداية شهر كانون الأول احتجاجا على الفقر، والفساد، والقمع، والتهميش، والبطالة وغيرها من القضايا التي تتعلق بعيش الناس.

التعليق:

لا شك أن الدولة الأردنية قد وصلت إلى مرحلة الإفلاس التام. فلم تعد على حافة أو شفير الإفلاس فحسب، بل أفلست تماما. فيكفي لأي شخص يمر بشوارع وطرق الأردن في مختلف المدن وما بين المدن ليرى بأم عينه ما وصلت له حالة أهم ركن من أركان البنية التحتية، من انهيار وخراب وتدمير... ونظرة على حجم الدين الخارجي والداخلي تجعلك أكثر قناعة أن الدولة لم تعد قادرة على القيام بأعباء الدين ماليا، وعاجزة عن الخروج من بين فكي الدائنين سياسيا. وقضية فساد واحدة من حجم قضية التبغ تكشف عن مدى تمدد شبكة الفساد أفقيا وعموديا، فكلما كشف عن متورط جديد صاح الناس الله أكبر حتى هذا! فليس غريبا أن يخرج الناس فرادى وجماعات تعبيرا عن سخطهم لما وصلت إليه حال هذه الدولة. وليس مستهجنا أن تجد من يوجه الهتافات إلى المتسببين بهذه المأساة من أعلى درجات الهرم إلى أدناها.

والناظر إلى واقع الدولة الأردنية يجد أنها منذ أن وجدت وإلى هذه اللحظة لم يتكون فيها من مقومات الدول إلا فئة حاكمة تتمتع بكافة السلطات، وشعب لا يربطه بالحاكم أي عقد من أي نوع سواء أكان عقدا اجتماعيا كما في الدولة المدنية أم عقد بيعة كما في الدولة الإسلامية. وبقي وجود كيانه مرتبطا ارتباطا وثيقا بالأحوال والظروف السياسية من حوله. فمشكلة ضياع واحتلال فلسطين جعلت من الأردن الملاذ الأكبر لاستيعاب الصدمة وآثار الاحتلال. والحرب الأهلية في لبنان مطلع الثمانينات جعلت من الأردن واقيا للصدمة وآثار الحرب. ثم حرب الكويت مطلع التسعينات جعلت من الأردن ملجأ لمن تم تهجيرهم من الكويت بسبب الحرب. ومن بعدها حرب احتلال العراق مرة أخرى كان الأردن هو واقي الصدمات. وأخيرا محاربة الثورة في سوريا جعلت من الأردن ملاذا شعبيا لأهل سوريا. وهكذا فكأنما هذا الكيان أريد له أن يستمد ديمومته من القضايا الآنية التي قد تنشأ في المحيط الجغرافي العربي، أو القضايا طويلة الأمد كقضية فلسطين.

ومقابل هذا الدور الذي لعبه الأردن تم تمويله ماليا على مدى العقود التي عاشتها الدولة، من خلال اتفاقيات ثنائية، وقرارات جامعة الدول العربية، ومن ورائها ترتيب بريطانيا وموافقة أمريكا على تمويل الأردن ليبقى قادرا على تأدية دوره. من هنا لم يعبأ حاكم الأردن بغض النظر من هو هذا الحاكم حقيقة، لم يعبأ ببناء بنية قادرة على استمرار الكيان ذاتيا ورعاية شؤون الناس بشكل دائم. وليس من المستبعد أن الجهة التي أنشأت الأردن ابتداء وأرادت منه أن يلعب دور واقي الصدمات، هي التي أوعزت ورتبت للأردن أن يبقى غير قادر على الاعتماد على ذاته وبناء قوته الذاتية حتى يبقى مؤديا لدوره تماما كما هو مطلوب. وإلا فإنه لا يعقل أن تبقى دولة مضى على وجودها أكثر من 80 عاما تبقى دولة طفيلية تعتمد على القروض المستمرة والمساعدات الخارجية لسداد هذه القروض. فهناك دول أصغر حجما من الأردن وأحدث عمرا، وأكثر تعقيدا قد تخطت أزماتها وتمكنت من بناء كيانها بناء صلبا.

من هنا فإن الحالة التي تعيشها الأردن حالة غير طبيعية مطلقا. فهي تعيش أزمة خانقة بل إن أزمتها هي أزمة متعلقة بكيانها واستمرار العيش الطبيعي فيها وبالتالي تمويل وجودها. وكلما تلكأ الممول في تمويل كيان الأردن أحس الناس بالأرق والمأساة والضنك.

ومقابل المأساة التراجيدية، وصعوبة بل وربما استحالة الخروج من المأزق، تبدو حركة الشارع وردات الفعل المتفاوتة القوة والتأثير، تبدو كملهاة شكسبير "أسمع جعجعة ولا أرى طحنا" وملهاة هنري الخامس أو ملهاة يوليوس قيصر. حيث برع شكسبير في تصوير كيف تقابل مأساة شعب وأمة بملهاة من الشعب نفسه. فالشعب في الأردن خلال حياة الدولة استطاع أن يطيح بحكومات كان آخرها حكومة الملقي، ولا يستبعد أن يطيح بحكومة الرزاز، إلا أن هذا كله لم يَعْدُ أن يكون ملهاة أشبه بتلك التي رسمها شكسبير.

ولكن الواقع الذي جعل من الأردن دولة بلا أركان، وكياناً بلا مقومات، وحكومة بلا إرادة - هذا الواقع يبقى هو المأساة الحقيقية وهو سبب كل ما يحس به الناس من ضنك العيش ورداءة الأحوال وتردي سبل العيش، وهو الذي يجب الإطاحة به من أجل أن تنتهي المأساة وتلتغي معها الحاجة إلى الملهاة. وهذا الواقع هو وحده المسؤول عما يعاني منه الإنسان في الدولة، وهو عينه الواقع الذي أدخل المنطقة كلها من المحيط إلى الخليج في دوامة مأساوية لا تكاد تنتهي.

لذلك كله كان العمل على إنهاء المأساة واجتثاث الفقر، وقلع الفساد، والتحرك نحو نهضة شاملة، يبدأ من إدراك الواقع الذي أدى إلى هذه الحالة، ثم العمل على بصيرة، وبطريقة واضحة محددة، وبناء على فكر نير مستنير، من أجل تغيير هذا الواقع وبناء دولة ذات أركان، ولها معالم واضحة وعنوان، يكرم فيها الإنسان، ويحكم فيها بالعدل والإحسان، ويكون الحكم فيها للرحمن.

﴿لَقَدْ كَانَ فِي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِّأُولِي الْأَلْبَابِ مَا كَانَ حَدِيثًا يُفْتَرَىٰ وَلَٰكِن تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

د. محمد الجيلاني

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı