الحركة الإسلامية فشلت لأنها لم توصل الإسلام إلى سدة الحكم
الحركة الإسلامية فشلت لأنها لم توصل الإسلام إلى سدة الحكم

الخبر:   ذكر في صحيفة الانتباهة الصادرة في 2018/10/08م، خبر مفاده أن نشاطاً كثيفا قادته الحركة الإسلامية السودانية، في ولايات السودان المختلفة، استعداداً لفاتحة المؤتمر العام التاسع للحركة الإسلامية في تشرين الثاني/نوفمبر القادم، وقد خاطب الدكتور نافع علي نافع المؤتمرين بعطبرة، حيث قال: (إن مخططات التيار المعادي للإسلام فشلت في استئصال التيار الإسلامي في السودان، بكافة السبل القديمة عندما دعموا التمرد، ونشطوا في الدعوة للانقسام بين أبناء الوطن الواحد، لكنهم فشلوا في تحقيق ذلك تماماً، فأرادوا أن ينفذوا مخططهم عن طريق "الهبوط الناعم"). وقال نافع: (إن منهج الأعداء الجديد لا يفرق بين التيارات المسلمة في السودان بكل شرائحها)، ودعا إلى أن يتوحد أهل القبلة ضد من أسماهم دعاة العلمانية واللادينية. كما خاطب الدكتور عوض الجاز مؤتمر الحركة الإسلامية ببورتسودان وقال فيه: (إن الحركة الإسلامية هزمت قوى العلمانية والشيوعية ودعاة القومية، مؤكداً أن الحركة الإسلامية ماضية في مسيرها إلى الله). وقال: (نحن في زمان يتكالب فيه الأعداء لإطفاء نور الله ولكن هيهات).

0:00 0:00
Speed:
October 14, 2018

الحركة الإسلامية فشلت لأنها لم توصل الإسلام إلى سدة الحكم

الحركة الإسلامية فشلت لأنها لم توصل الإسلام إلى سدة الحكم

الخبر:

ذكر في صحيفة الانتباهة الصادرة في 2018/10/08م، خبر مفاده أن نشاطاً كثيفا قادته الحركة الإسلامية السودانية، في ولايات السودان المختلفة، استعداداً لفاتحة المؤتمر العام التاسع للحركة الإسلامية في تشرين الثاني/نوفمبر القادم، وقد خاطب الدكتور نافع علي نافع المؤتمرين بعطبرة، حيث قال: (إن مخططات التيار المعادي للإسلام فشلت في استئصال التيار الإسلامي في السودان، بكافة السبل القديمة عندما دعموا التمرد، ونشطوا في الدعوة للانقسام بين أبناء الوطن الواحد، لكنهم فشلوا في تحقيق ذلك تماماً، فأرادوا أن ينفذوا مخططهم عن طريق "الهبوط الناعم"). وقال نافع: (إن منهج الأعداء الجديد لا يفرق بين التيارات المسلمة في السودان بكل شرائحها)، ودعا إلى أن يتوحد أهل القبلة ضد من أسماهم دعاة العلمانية واللادينية. كما خاطب الدكتور عوض الجاز مؤتمر الحركة الإسلامية ببورتسودان وقال فيه: (إن الحركة الإسلامية هزمت قوى العلمانية والشيوعية ودعاة القومية، مؤكداً أن الحركة الإسلامية ماضية في مسيرها إلى الله). وقال: (نحن في زمان يتكالب فيه الأعداء لإطفاء نور الله ولكن هيهات).

التعليق:

إن الذي يطلع على هذه المخاطبات يجد نفسه مدفوعاً باستفزاز شديد مما قيل فيها يدفعه دفعاً إلى تقريع أصحابها، ولكن أخلاق الإسلام تأبى علينا ذلك. لذا سأتناول بعض ما ذُكر فيها بكل موضوعية لا تعجب الكثيرين ولا تشفي غليلهم، ولكن الأمر ليس أمر تشفٍّ ولا انتقام إنما هو أمر دين طُعن في خاصرته فأُظهر كأنه عاجز عن حل المشاكل الحاضرة، كما تم التشكيك في دعاته، بالتشكيك في وعيهم ونزاهتهم وإخلاصهم إلى الله.

إن أول ما لفت نظري هو القول إن أعداء الإسلام فشلوا في الدعوة للانقسام بين أعداء الوطن الواحد، فعن أي وطن واحد يتحدث هؤلاء، أوَلم يُقسم ثلث السودان الغني وبه آلاف المسلمين، وقد سُلمت رقابهم إلى الكفار يدفعونهم دفعاً إلى الارتداد عن دين الله، وقد تم كل ذلك بأمر من أمريكا ونُفذ بأيدي أبناء الحركة الإسلامية، كما وُضعت أطراف السودان المتبقية على صفيح ساخن، يمكن أن تتشظَّى هذه الأطراف الباقية في أي لحظة من اللحظات، لا سمح الله، ومع ذلك يقال إن الأعداء فشلوا؟!!

ذكر الدكتور عوض الجاز أن الحركة الإسلامية هزمت العلمانية، كما دعا دكتور نافع إلى الوقوف في وجه العلمانية، سبحان الله! هل الكلمات صارت لا معنى ثابتاً لها تدل عليه؟! أليس شطر الحزب الواحد إلى شطرين، أحدهما له أمر الدين، والآخر يقوم بدور العمل السياسي، أليس هو العلمانية بعينها؛ كما هو حال الحركة الإسلامية والمؤتمر الوطني، وحزب الأمة وكيان الأنصار، والاتحاد الديمقراطي وطائفة الختمية، أليست هذه مسميات علمانية؟!

أما التطبيق العملي للعلمانية، فلننظر إلى المراسيم الدستورية، التي جاءت بها الإنقاذ، هل هي دستور إسلامي؟ وقد عُدلت بدستور التوالي السياسي، هل هو دستور إسلامي؟ ثم تعديلات 2005م، ثم أخيراً السعي لإيجاد دستور دائم للبلاد، فهل كلها أو فيها دستور إسلامي؟!

إن كل هذه التعديلات في جسم الدستور إنما تدل على علمانية تشرعن لها المجالس الوطنية المتعاقبة، ولكنها متطلبات المرحلة، التي يروج لها مثل هكذا خطاب.

ثم عن الدعوة إلى توحيد أهل القبلة، لا شك أن العمل لتوحيد المسلمين، أهل القبلة عمل طيب وهو واجب، ولكن تحت أي راية يتوحد أهل القبلة؟ وتحت أي قيادة يتوحدون؟ وهل يتوحد أهل القبلة تحت راية الشعارات التي رُفعت في العهد الأول للإنقاذ (لا ولاء لغير الله، ولا بديل لشرع الله)؟ أم تحت راية الحوار ومخرجاته بعد التخلي عن تلك الشعارات، ونبذها من بعض القيادات؟!

إنَّ أهل القبلة يتوحدون تحت راية (لا إله إلا الله محمد رسول الله)، وأهل القبلة هم المسلمون عموماً وليس أهل السودان فحسب، ويتوحدون تحت راية دولة واحدة، وهي دولة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة، كما قال ذلك الصادق المصدوق r: «ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ». مسند الإمام أحمد.

وقالوا أخيراً إن الحركة الإسلامية ماضية في مسيرتها إلى الله، فأي إلهٍ يعنون ويقصدون، أهو إله المال؟ أم إله السلطة؟ أم ...إلخ؟!

اللهم لا تعاقبنا بما فعل وقال السفهاء منا، وانصرنا نصرك الذي وعدتنا. اللهم آمين.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

م. حسب الله النور – الخرطوم

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı