الإبادة الجماعية ضد مسلمي الروهينجا تكشف من جديد الفراغ الأخلاقي للديمقراطية (مترجم)
الإبادة الجماعية ضد مسلمي الروهينجا تكشف من جديد الفراغ الأخلاقي للديمقراطية (مترجم)

الخبر:   قالت وكالة الأمم المتحدة للاجئين يوم الجمعة الثامن من أيلول/سبتمبر بأن ما لا يقل عن 270 ألفاً من مسلمي الروهينجا فروا من ولاية راخين في ميانمار خلال الأسبوعين الماضيين هرباً من حمام الدم الذي ارتكبه المدنيون المسلحون والعسكريون من البوذيين في المقاطعة. وهذا يعادل ما يقرب من ثلث المسلمين الروهينجا في ميانمار. وتقدر الأمم المتحدة أن عشرات الآلاف لا زال من المحتمل فرارهم من البلاد بسبب حجم العنف الذي يواجهونه. وقالت يانغي لي، المقررة الخاصة للأمم المتحدة لحقوق الإنسان في ميانمار،

0:00 0:00
Speed:
September 12, 2017

الإبادة الجماعية ضد مسلمي الروهينجا تكشف من جديد الفراغ الأخلاقي للديمقراطية (مترجم)

الإبادة الجماعية ضد مسلمي الروهينجا

تكشف من جديد الفراغ الأخلاقي للديمقراطية

(مترجم)

الخبر:

قالت وكالة الأمم المتحدة للاجئين يوم الجمعة الثامن من أيلول/سبتمبر بأن ما لا يقل عن 270 ألفاً من مسلمي الروهينجا فروا من ولاية راخين في ميانمار خلال الأسبوعين الماضيين هرباً من حمام الدم الذي ارتكبه المدنيون المسلحون والعسكريون من البوذيين في المقاطعة. وهذا يعادل ما يقرب من ثلث المسلمين الروهينجا في ميانمار. وتقدر الأمم المتحدة أن عشرات الآلاف لا زال من المحتمل فرارهم من البلاد بسبب حجم العنف الذي يواجهونه. وقالت يانغي لي، المقررة الخاصة للأمم المتحدة لحقوق الإنسان في ميانمار، يوم الجمعة بأن ما لا يقل عن 1000 شخص قد قتلوا في أعمال العنف الجارية منذ 25 آب/أغسطس، لكنها أكدت على أن هذا الرقم "من المرجح جدا أن يكون أقل من حقيقة الواقع بكثير". وإلى جانب هذه الوفيات على يد نظام ميانمار والإرهابيين البوذيين، ذكرت وسائل الإعلام أيضا بأن عشرات النساء والأطفال الروهينجا تعرضوا للغرق أثناء محاولتهم الفرار إلى بنغلادش هربا من العنف الدائر. وقال حرس الحدود البنغالي لشبكة سي إن إن بأنهم استخرجوا 8 جثث وصلت إلى الجانب البنغالي لنهر ناف يوم السادس من أيلول/سبتمبر وحده، نصفهم من الأطفال. ووردت أيضا تقارير عن قيام ميانمار بوضع ألغام أرضية جديدة على حدود ميانمار مع بنغلادش على طريق هرب اللاجئين من الروهينجا وقد ذُكر أن هذه الألغام أصابت عددا كبيرا من أطفال الروهينجا.

التعليق:

على الرغم من الأدلة الواضحة الشاهدة على الحملة الوحشية من الإبادة الجماعية والتطهير العرقي التي ينتهجها الجيش الميانماري القاتل ضد مسلمي الروهينجا، إلا أن من بيدها مقاليد الحكم حاليا في ميانمار، والفتاة "الذهبية" كما يعتبرها الغرب وداعية الديمقراطية، أونغ سان سو كي نفت مرارا وتكرارا هذا المستوى من العنف ضد المسلمين في البلاد، مشيرة إلى أن الوضع ليس سيئا كما يبدو! كما حاولت أيضا تبرير هذا القتل الممنهج ضد المدنيين الأبرياء تحت شعار "محاربة الإرهابيين". وفي الوقت نفسه، استمر العمل كالمعتاد كما حافظت الحكومات الديمقراطية في جميع أنحاء العالم على علاقتها مع نظام ميانمار القاتل. وقد واصلوا تقديم الدعم لسو كي على الرغم من تعاونها في سفك الدماء، ورفضوا قطع صلاتهم مع هذا النظام الميانماري القاتل غاضّين الطرف عن مذابحه المتكررة بحق مسلمي الروهينجا.

كل هذا يُظهر من جديد الوجه الحقيقي القبيح للنظام الديمقراطي الوضعي حيث يتم تجاهل القمع وذبح الأبرياء حيثما وجدت المصالح. وهو يسلط الضوء أيضا على الفراغ الأخلاقي لهذا النظام المنافق تماما والذي يعرض نفسه بشكل يثير التهكم على أنه بطل حقوق الإنسان. كل هذا في الوقت الذي تُشاهد فيه عمليات قتل جماعي وتدمير لقرى بأكملها وطرد لأكثر من ربع مليون مدني بريء من ديارهم في غضون أسبوعين بسبب حملة العنف الوحشية ومن ثمَّ يجري التعامل معها على أنها أحداث غير ملائمة لا ينبغي لها أن تضر مصالح الغرب السياسية والاقتصادية في ميانمار! بل إن استخدام مصطلح "الإبادة الجماعية" أو "التطهير العرقي" من جانب السياسيين والقادة الذين يدافعون عن هذا النظام الديمقراطي أمر مسيس ويستند إلى المصالح السياسية، مع تجاهل الواقع الحقيقي على أرض الواقع.

واليوم، ترى كل حكومة ديمقراطية في العالم هذه المذابح، وتسمع صراخ النساء والأطفال الأبرياء، وتشهد على الظلم الشنيع ومستويات القهر التي لا توصف، ولكنها تحوّل نظرها بعيدا، وتغسل يديها عن أي واجب لحماية حياة الأبرياء، ففي رأيهم، ووفقا للأيديولوجية الرأسمالية اللاإنسانية، ليس لإنقاذ هذه الأرواح أية مكاسب سياسية أو اقتصادية. ومن ثمَّ بعد هذا كله يدعون بأن الديمقراطية متحضرة في حين إن الشريعة الإسلامية التي تلزم الدولة بتطبيق الأحكام التي من شأنها حماية الإنسانية من مثل هذه الفظائع وقمع الظلمة، هي عندهم بربرية! سبحان الله!

إن أي نظام يمكن بيع الأخلاق فيه لمن يقدم الثمن الأكبر لا يمكن أن يكون النظام الأفضل لحكم الدول. في الواقع، زمن الديمقراطية قد ولى! وأصبحت أكاذيبها وعدم إنسانيتها ووعودها الكاذبة للشعب واضحة جلية للجميع. إن هذا العالم في حاجة قطعا إلى نظام بديل يحمل شعورا أخلاقيا يدفعه للوقوف على مثل هذه الجرائم البشعة ضد الإنسانية، فيضع قدسية حياة الإنسان وكرامته فوق أي مكاسب سياسية أو اقتصادية! وبالتأكيد فإن هذه الأمة في حاجة ماسة إلى دولة تمثل حقا مصالح المسلمين ومصالح هذا الدين. دولة من واجب حاكمها أن يكون وصيا على هذه الأمة ودمائها؛ دولة سيوفر نظامها الإسلامي ملاذا وحياة كريمة وحقوقَ تابعية كاملة لكل فرد مؤمن مضطهد بغض النظر عن المكان الذي أتى منه. وليست هذه الدولة إلا الخلافة على منهاج النبوة، نظام الحكم الذي أمر به الله سبحانه وتعالى، يقول عز وجل: ﴿وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاء حَتَّى إِذَا جَاءهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا﴾ [النور: 39]

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

د. نسرين نواز

مديرة القسم النسائي في المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı