الصحة كخدمة مقابل الصحة كصناعة
الصحة كخدمة مقابل الصحة كصناعة

الخبر: في 19 حزيران/يونيو 2023، وافق مجلس النواب والحكومة على تقديم مشروع قانون الصحة إلى جلسة عامة للتصديق عليه كقانون. من بين 9 فصائل في المجلس، رفض فصيلان فقط. في السابق، في 5 حزيران/يونيو 2023، نظم آلاف الأشخاص من جمعية الأطباء الإندونيسية، وجمعية أطباء الأسنان الإندونيسية، وجمعية الممرضات الوطنية الإندونيسية، وجمعية القابلات الإندونيسيات،

0:00 0:00
Speed:
June 22, 2023

الصحة كخدمة مقابل الصحة كصناعة

الصحة كخدمة مقابل الصحة كصناعة
(مترجم)


الخبر:


في 19 حزيران/يونيو 2023، وافق مجلس النواب والحكومة على تقديم مشروع قانون الصحة إلى جلسة عامة للتصديق عليه كقانون. من بين 9 فصائل في المجلس، رفض فصيلان فقط. في السابق، في 5 حزيران/يونيو 2023، نظم آلاف الأشخاص من جمعية الأطباء الإندونيسية، وجمعية أطباء الأسنان الإندونيسية، وجمعية الممرضات الوطنية الإندونيسية، وجمعية القابلات الإندونيسيات، وجمعية الصيادلة الإندونيسية مظاهرة أمام مبنى مجلس النواب. وكان مطلبهم واحدا فقط: "توقفوا عن مناقشة قانون الصحة الشامل للقانون". وقد رفضوا مشروع القانون لأنه يضر بالعاملين في المجال الطبي. ومن ناحية أخرى، نصت الاعتبارات أو الاعتبارات الأساسية لمشروع قانون الصحة على ما يلي: "إن تطوير الصحة العامة يتزايد انفتاحاً من أجل خلق الاعتماد على الذات وتشجيع تطوير الصناعة الصحية الوطنية على المستويين الإقليمي والعالمي وتشجيع تحسين الخدمات الصحية الآمنة وذات النوعية الجيدة وبأسعار معقولة من قبل المجتمع لتحسين نوعية حياة المجتمع والازدهار المستدام".


التعليق:


1. إن مشروع قانون الصحة يحتوي على أخطاء جوهرية. فقد ورد في الديباجة أو أساس الاعتبارات أعلاه: "خلق الاكتفاء الذاتي وتشجيع تطوير الصناعة الصحية". وهذا يشير إلى التحول من الصحة كخدمة عامة إلى الصحة كصناعة. وهكذا، فإن الصحة التي هي في الأساس حاجة أساسية للمجتمع ويجب أن توفرها الدولة، تتحول إلى صحة لا يحق إلا للأغنياء التمتع بها، بينما الفقراء الذين لا يملكون المال لا يمكنهم الحصول على العلاج. في الواقع، الوفاء بالصحة العامة هو واجب السلطات. ومع مشروع قانون الصحة هذا، تتنازل السلطات عن مسؤولياتها وتسلم شؤون الصحة العامة إلى آلية السوق. فمن ناحية، انتهكت السلطات القواعد التي وضعتها بنفسها فيما يتعلق بالتزام الدولة بضمان الصحة العامة على النحو المنصوص عليه في دستور عام 1945، المادة 28 ح الفقرة 1، والمادة 34 فقرة 3 من دستور عام 1945، وقانون رقم 26 لسنة 2009 بشأن الصحة. وقانون رقم 25 لسنة 2009 في شأن الخدمات العامة. ومن ناحية أخرى، فقد انتهكوا الشريعة الإسلامية.

2. "وتشجيع تطوير الصناعة الصحية الوطنية على المستويين الإقليمي والعالمي" يوضح طبيعة مشروع قانون الصحة هذا الذي لا يخدم الصحة العامة. إن الصحة بطبيعتها فردية، فكيف يمكن تطوير صناعة على نطاق وطني وإقليمي وحتى عالمي. وبدلاً من ذلك، يظهر أن مشروع قانون الصحة هذا هو جزء من الاتفاقية العامة لتجارة الخدمات (جاتس). اتفاقية جاتس هي نتيجة لالتزام تجارة الخدمات لمنظمة التجارة العالمية التي تتمتع بإمكانيات كبيرة للتجارة في الخدمات الصحية. إن فكرة القانون الشامل للصحة كسياسة قانونية وطنية هي محاولة لتنفيذ التجارة الدولية في الخدمات الصحية. ويبدو أن مشروع القانون هذا رأسمالي بطبيعته وخاضع لسيطرة الدول الكبرى.


3. تعتبر الخدمات الصحية في الإسلام حاجة أساسية للمجتمع وهي واجب على الدولة. والمستشفيات والعيادات والمرافق الصحية الأخرى هي مرافق عامة. والصحة هي الخدمة. ويجب على الدولة أن توفر المنافع والمرافق العامة مجاناً كجزء من إدارة الدولة لرعاياها. قال رسول الله ﷺ: «الإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ» رواه البخاري ومسلم. وعندما أهدى المقوقس ملك مصر طبيبا للنبي ﷺ، جعله للمسلمين عامة. وفي رواية أخرى أسلم جماعة من قبيلة عُرَينة، ثم مرضوا في المدينة المنورة، فطلب منهم رسول الله ﷺ بوصفه رئيسا للدولة البقاء في مرعى إبل الصدقة الذي يديره بيت المال بالقرب من قباء، وسمح لهم بشرب حليبها مجاناً حتى يتماثلوا للشفاء. رواه البخاري ومسلم. وكذلك ما رواه الحاكم أنه عندما أصبح عمر بن الخطاب رضي الله عنه خليفة وفر طبيباً مجانياً لعلاج رجل اسمه أسلم.


كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
محمد رحمة كورنيا – إندونيسيا

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı