السودان مليشيات في الطرقات ونهب للثروات
السودان مليشيات في الطرقات ونهب للثروات

الخبر:   أخبار طار بها الركبان من مدينة أم درمان وضواحيها الغربية، شكلت حديث المدينة عن تلك المليشيات العسكرية التي تسرح وتمرح وسط المدن والأسواق، وهي بكامل عدتها العسكرية، محملة بالأسلحة الثقيلة منها والخفيفة، في مشهد هو أشبه بساحات القتال. حيث قامت هذه المليشيات بعد ترويع الناس وضربهم وإرهابهم، بنهب الممتلكات من سوق ليبيا غرب أم درمان.

0:00 0:00
Speed:
June 19, 2016

السودان مليشيات في الطرقات ونهب للثروات

السودان مليشيات في الطرقات ونهب للثروات

الخبر:

أخبار طار بها الركبان من مدينة أم درمان وضواحيها الغربية، شكلت حديث المدينة عن تلك المليشيات العسكرية التي تسرح وتمرح وسط المدن والأسواق، وهي بكامل عدتها العسكرية، محملة بالأسلحة الثقيلة منها والخفيفة، في مشهد هو أشبه بساحات القتال. حيث قامت هذه المليشيات بعد ترويع الناس وضربهم وإرهابهم، بنهب الممتلكات من سوق ليبيا غرب أم درمان.

التعليق:

لقد بلغ نظام الإنقاذ مرحلة من الفشل والعجز في حماية أرواح الناس وأعراضهم وممتلكاتهم، بعد مصيبة تفكيك القوات المسلحة، وفقاً لاتفاقية الشؤم نيفاشا، تم تسريح أفرادها، وتلك جريمة قام بها النظام مع سبق الإصرار والترصد، ثم أقدمت الحكومة على "دق مسمسار نعشها بيدها" عبر ضمّ قوات الدعم السريع إلى صفوفها، وقبل أن يتم التوافق على اسمها الحالي، عُرفت بمسميات مختلفة، منها "حرس الحدود" وغيره. وتُتهم تلك القوات بارتكاب انتهاكات في إقليم دارفور، منها حرق قرى واغتصاب نساء. وفي فيلم وثائقي لحميدتي زعيم تلك القوات، أكد (أنّ البشير استدعاه وطلب منه المساعدة لحسم التمرد في دارفور وولايتي النيل الأزرق وجنوب كردفان ومنحه المال).

ثم قامت الحكومة بتسمية تلك القوات بـ "قوات الدعم السريع". وذلك لتقنين وضعها دستورياً، ثم أدخلتها تحت المسؤولية المباشرة لجهاز الأمن، لا سيما بعد رفض الجيش السوداني أن تكون هذه القوات جزءًا منه، باعتبارها مليشيات فوضوية، لا ترتكز على عقيدة عسكرية واضحة، بل قبليّة بحتة، وهذا الذي أقرّ به حميدتي في تصريح له عقب إقالته من منصبه كمستشار للأمن في ولاية جنوب دارفور، بقوله: (أنا إنسان حرّ، لديّ أهلي، ولديّ جيشي وإمكاناتي، ولا يستطيع أن يقلّص الوالي صلاحياتي).

وقد ذهب الرجل أبعد من ذلك بكثير عندما قام بتهديد وتحدي كل أهل السودان، وعلى رأسهم الحكومة، ففي يوم 19 أيار/مايو 2014م، نشرت صحيفة الراكوبة الإلكترونية، خبراً تحت عنوان: (قائد الجنجويد حميدتي لقواته: (نحن من نسير السودان حسب مشيئتنا.. نحن الحكومة إلى اليوم الذي تمتلك فيه الحكومة جيشاً.. "زي ما قلت ليكم البلد دي (بلفها) عندنا نحن أسياد الربط والحل ما في ود مرة بفك لسانو فوقنا، مش قاعدين في الضل ونحن فازعين الحرابة، زول ما بكاتل ما عنده رأي - أي واحد يعمل مجمجه ياهدي النقعة والذخيرة توري وشها نحن الحكومة، ويوم الحكومة تسوى ليها جيش بعد داك تكلمنا أرموا قدام بس)! والذي يؤكد هذا المنحى هو ممارسات قواته عملياً على أرض الواقع ففي 9 آذار/مارس الماضي اقتحمت تلك القوات مبنى وزارة التخطيط العمراني بولاية شمال دارفور، وقام ثلاثة من قياداتهم باقتحام مكتب الوزير، وطالب القادة الثلاثة وزير التخطيط العمرانى بلهجة آمرة بالاستماع إليهم والاستجابة لمطلبهم المتعلق بتغيير موقع القطع السكنية التي صادقت لهم بها الوزارة في وقت سابق واستبدال موقع آخر بها داخل المدينة فوراً.

مما يؤكد أنهم حكومة غير معلنة تتجول في طرقات البلاد تأمر وتنهى حتى وزراء الدولة فضلاً عن تعديها على ممتلكات الناس، فهي ذراع جهاز الأمن والمخابرات العسكري، الذي تسخره الحكومة - التي تترنح - لقمع أهل السودان وإخضاعهم والحيلولة دون اندلاع ربيع سوداني، قد لا يبقى أثراً من هذا النظام ولا يذر.

وإزاء هذه المرحلة التاريخية المفصلية الحرجة من تاريخنا... وحتى لا تتفلت البلاد من بين أيدينا إلى هاوية الفوضى الخلاقة التي يطلبها أعداء الأمة... وحتى لا يقال كان هنا بلد يسمى السودان فإننا نتقدم بهذا النصح إلى كل من يعنيه الأمر من أبناء الأمة:

أولاً: إن القوات المسلحة الأصل فيها أنها تدافع عن غايات الأمة العليا، وتعمل على حمايتها، وهذا يتطلب بناء تلك القوة على عقيدة عسكرية أساسها الإسلام وحده لا غير. لذلك يجب إعلان حالة الاستنفار القصوى في صفوف المخلصين، وضم كل مراكز القوى الموجودة في السودان إلى مركز واحد هو القوات المسلحة، فالدول التي بها أكثر من مركز قوة تكون ضعيفة منهكة يسهل إحداث التوترات الداخلية فيها وهذا ما يخدم المستعمر.

ثانياً: يجب أن يتحرك العقلاء والحكماء لأجل التواصل مع تلك القوات تواصلاً فعالاً حتى يتبنى الجميع الإسلام كخيار استراتيجي يستطيع جمع الناس على كلمة سواء وكواجب تمليه علينا العقيدة الإسلامية التي فرضت علينا التجنيد وهو جعل الناس جنوداً في الجيش، تحت السلاح بشكل دائم، وهذا يعني إيجاد مجاهدين قائمين فعلاً بالجهاد، وبما يتطلبه الجهاد، وهذا فرض؛ لأن القيام بالجهاد فرض دائم مستمر، سواء أهاجمنا العدو أم لم يهاجمنا. ومن هنا كان التجنيد فرضاً داخلاً في حكم الجهاد.

ثالثاً: إننا في السودان لدينا من القوة المادية والمعنوية والروحية التي تجعلنا نتطلع لأن يكون السودان نقطة ارتكاز لدولة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة تنقذ المنطقة وتعيد للأمة أمجادها بتطبيق الإسلام وحمله رسالة خير وهدى للعالم. وهذه القضية الأصل أن تكون هي مدار البحث والعمل حتى تسخر تلك القوات في اتجاه قضية الأمة المصيرية فيكونوا بذلك أنصار هذا الزمان.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

الأستاذ/ عصام أحمد أتيم

عضو المكتب الإعلامي لحزب التحرير في ولاية السودان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı