الترويج للأزياء الإسلامية يهدف إلى إفساد المرأة المسلمة ومحاربة القيم الإسلامية (مترجم)
الترويج للأزياء الإسلامية يهدف إلى إفساد المرأة المسلمة ومحاربة القيم الإسلامية (مترجم)

الخبر:   إن الخطوة الأخيرة التي قامت بها دار الأزياء الدولية دولتشي وغابانا، والتي تتمثل في إطلاق أول مجموعاتها من العباية والحجاب والتي تستهدف المرأة المسلمة، تؤكد على أن الاهتمام بالأزياء الإسلامية يتزايد يومًا بعد يوم.

0:00 0:00
Speed:
February 03, 2016

الترويج للأزياء الإسلامية يهدف إلى إفساد المرأة المسلمة ومحاربة القيم الإسلامية (مترجم)

الترويج للأزياء الإسلامية

يهدف إلى إفساد المرأة المسلمة ومحاربة القيم الإسلامية

(مترجم)

الخبر:

إن الخطوة الأخيرة التي قامت بها دار الأزياء الدولية دولتشي وغابانا، والتي تتمثل في إطلاق أول مجموعاتها من العباية والحجاب والتي تستهدف المرأة المسلمة، تؤكد على أن الاهتمام بالأزياء الإسلامية يتزايد يومًا بعد يوم. وخطوة الشركة هذه تمثل أحدث خطوات شركات الأزياء الكبرى في سعيها مؤخرًا لصناعة ملابس للمسلمين. فشركات مثل دونا كاران – نيويورك وتومي هيلفيغر وأوسكار دي لا رنتا أنتجت بدورها أيضًا خطوط ملابس تستهدف أسواق المسلمين، وتضمنت كذلك بعض الحملات الإعلانية لشركة هينيز آند موريتز (H&M) بعض النماذج الخاصة بالحجاب.

إن مثل هذه الحملات ليست مفاجئة وفقًا لتقرير الحالة الاقتصادية للبلاد الإسلامية في 2015-2016، فينفق المستهلكون المسلمون ما يقدر بنحو 230 مليار دولار على الملابس، وهو رقم يتوقع أن يتزايد إلى 327 مليار دولار بحلول عام 2019 – وهو يمثل سوقًا أكبر من أسواق الملابس في كل من ألمانيا وبريطانيا والهند مجتمعة.

وقد انقسمت آراء المسلمين إزاء هذه التطورات، فالبعض يشيد بالخطوة "المتواضعة" التي قامت بها هوت كوتور، بينما يعتقد البعض الآخر أن هيمنة العلامات التجارية الكبرى على هذه الصناعة ستضر بجميع الشركات الإسلامية الصغيرة التي ساهمت في هذه الصناعة في مرحلة ما.

التعليق:

إن تصدير الألبسة من منصات عرض الأزياء في لندن وباريس وميلانو وانتشار مسابقات ملكات الجمال قد جعل فكرة "الموضة الإسلامية" تلقى رواجًا بين المسلمين. وقد وصفت مثل هذه الإجراءات بأنها خطوة في الاتجاه الصحيح، واعتُبرت على أنها رمزٌ لتقدم المرأة المسلمة وحداثتها، وهو ما يجعلها في مكانة أقرب من القيم العلمانية التحررية التي تعيش وفقها النساء في الغرب. وهم يشيرون إلى أن قدرة المرأة على أن تقرر بنفسها نوع لباسها ومظهرها وأن تتولى أمورها هو التحرر بعينه وأن ذلك سينقلها إلى وضع أفضل. غير أن وضع المرأة الغربية "المثالية" بالتأكيد ليس ما تريده المرأة المسلمة وتصبو إلى بلوغه أو حتى أي امرأة أخرى (تتمتع بعقل سليم).

وفي الوقت الذي يسخر فيه المشاهير والسياسيون في المجتمعات العلمانية من لباس المرأة المسلمة ويعتبرونه عارًا، نرى الآن وضعًا حيث يسعى المسلمون فيه لتغيير هذه النظرة عن طريق تغيير الزي الإسلامي ليتفق مع المفاهيم والقيم الغربية.

إن الترويج لهذه الأفكار يحرف أخواتنا الصغيرات بعيدًا عمّا أنزل الله سبحانه وتعالى، وهو يبث الشك بين المسلمين في أمر دينهم ويخلط عليهم الحابل بالنابل. ويحاول الغرب إعادة تعريف معنى الحجاب حتى تفقد المرأة المسلمة اتصالها بالإسلام تدريجيًا وذلك من خلال تزيين فكرة الحجاب العصري وجعلها تشعر أن فكرة الحجاب هي شكل من أشكال القمع وتقييد اللباس.

إن مكانة الناس في الإسلام لا تتقرر وفق المظهر الخارجي، وإنما وفق شخصياتهم. وحتى عند النظر إلى التصورات التي نحملها عن زوجات النبي e، نجد أنه من الجدير ملاحظة كم كن جميلات وهي معلومات لا تنتشر بيننا بشكل واسع – بدلًا من ذلك نعلم عن أعمال الخير التي كانت تقوم بها أم المؤمنين زينب رضي الله عنها، وعن خبرة وعلم أم المؤمنين عائشة رضي الله عنها في الحديث وهكذا. إن ما يشتهر عنهن هو شخصياتهنّ ومساهماتهنّ في سبيل الإسلام.

إن المرأة المسلمة امرأة واثقة من نفسها ومن تفكيرها المستنير الذي يسمح لها أن تتحرر من عبودية شهواتها ومن شهوات الرجال. وهي ليست مشغولة بتزيين مظهرها ولا تعاني من افتقادها للأمن بل إنها تدرك قيمتها ومكانتها وهدفها في الحياة، وتعرف أن هناك أبعادًا في الحياة أكبر وأهم من مجرد الاهتمام بمظهرها. وهي تتمتع بوجود ذي معنى، وتضطلع بمسؤوليات مهمة، وتتطلع للقيام بدور ومركز مهم لبناء الخير في المجتمع. إن طموحاتها في الحياة ليست أنانية بل إنها تعيش لتنال مرضاة الله سبحانه وتعالى. يجب أن تكون هذه قيمنا ومفاهيمنا، بحسب قول الله سبحانه: ﴿إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ﴾ [الحجرات: 13]

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

عائشة حسن

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı