عملاء أمريكا من الحركات المسلحة والمجلس السيادي يسعون نحو نيفاشا ثانية في السودان
عملاء أمريكا من الحركات المسلحة والمجلس السيادي يسعون نحو نيفاشا ثانية في السودان

الخبر: علقت الحركة الشعبية شمال - جناح عبد العزيز الحلو أمس 15 تشرين الأول/أكتوبر 2019م، مفاوضاتها مع الحكومة الانتقالية بسبب ما أسمته خروقات حكومية لوقف إطلاق النار ورهنت عودتها للتفاوض بوقف فوري للعدائيات وتخلي الحكومة عن الخيار العسكري والتراجع عن احتلال مناطق تخص الحركة. (وكالات 2019/10/17م)

0:00 0:00
Speed:
October 18, 2019

عملاء أمريكا من الحركات المسلحة والمجلس السيادي يسعون نحو نيفاشا ثانية في السودان

عملاء أمريكا من الحركات المسلحة والمجلس السيادي
يسعون نحو نيفاشا ثانية في السودان


الخبر:


علقت الحركة الشعبية شمال - جناح عبد العزيز الحلو أمس 15 تشرين الأول/أكتوبر 2019م، مفاوضاتها مع الحكومة الانتقالية بسبب ما أسمته خروقات حكومية لوقف إطلاق النار ورهنت عودتها للتفاوض بوقف فوري للعدائيات وتخلي الحكومة عن الخيار العسكري والتراجع عن احتلال مناطق تخص الحركة. (وكالات 2019/10/17م)

التعليق:


من الواضح أن ما قامت به بعض القوات المحسوبة على الحكومة الانتقالية في منطقة خور ورل حيث ألقت القبض على 16 شخصاً وقتلت آخرين، هو عمل منظم مع سبق الإصرار والترصد لأجل إعادة أجواء الاقتتال في البلاد حتى توجد الأطراف المتفاوضة المسوغ الشرعي لاستمرارية التفاوض والقبول بمخرجات نيفاشا الثانية التي تلوح بالأفق. الجدير بالذكر أنه لا توجد مواجهات مسلحة بين القوات الحكومية وحركات التمرد منذ العام 2014م ولكن اندلاعها في هذا التوقيت الحالي هو الذي يجعلنا نؤكد أن هناك أمراً دبر بليل لأجل تنفيذ المزيد من المؤامرات الأمريكية في السودان. لذلك يجدر بنا الإشارة إلى بعض الحقائق:


أولاً: إن المجلس السيادي وعلى رأسه عبد الفتاح برهان ومحمد حمدان دقلو لا يعبرون عن آمال وطموحات أهل السودان، بل إن في ذمتهم جرائم كبرى؛ بداية من مساندة النظام السابق ومروراً بمجزرة فض الاعتصام... لذلك الأصل أنه ليس لديهم أي شرعية تخولهم التفاوض مع الحركات المتمردة للوصول إلى السلام المزعوم، ومن هنا نقول إن النظام لم يسقط بعد وما زالت الثورة (فطيرة) ودليل ذلك أن أعوان النظام الساقط وعملاء أمريكا يتحكمون في المشهد بقضاياه المفصلية. فقوموا إلى ثورتكم نرجو رحمة ربكم يا أهل السودان.


ثانياً: إن ما صرح به عبد الفتاح برهان في جوبا عشية بداية المفاوضات لهو أمرٌ مخزٍ يطعن القوات المسلحة في الظهر ويسيء لأهل السودان حيث قال: (إن مبادرة الرئيس سلفاكير ولدت من رحم الثورة السودانية، فإخواننا في الحركة الشعبية ظلوا يناضلون من أجل تحرير السودان) وكل من لديه دراية بالسياسة يعلم أن مبادرة سلفاكير ولدت من رحم الإدارة الأمريكية، ولا علاقة لها بالثورة لا من قريب ولا من بعيد، فقضية (السلام) واحدة من المطلوبات الأمريكية المفروضة جبراً على الحكومة السودانية وهي العصا الفعالة التي تستخدمها أمريكا لتحقيق مآربها وتركيع أشباه الساسة من المنافقين والعملاء. أما قول برهان بأن (إخواننا في الحركة ظلوا يناضلون من أجل تحرير السودان) فهذه مصيبة فعلا، فهل يقر برهان بأننا أهل السودان كنا نستعمر الأهل في جبال النوبة أو جنوب كردفان؟ ألم يكن برهان مشاركاً القوات المسلحة في حروبها ضد المتمردين طوال تاريخه العسكري!! هل كان يقود حرباً ضد ثوار يسعون للتحرير؟ ما هذا النفاق البين؟!


ثالثاً: إن الحركة المتمردة التي يغازلها برهان تعمل للحصول على تقرير المصير وهذه واحدة من أهم الأهداف الاستراتيجية للحركة، فقد جاء في مانيفستو الحركة في المسودة التي صدرت في العام 2012م فصل كامل لحق تقرير المصير ما نصه: (تقرير المصير حق لجميع الشعوب السودانية أن تمارسه، إما للاستقلال الكامل أو التوافق على نظام حكم ديمقراطي علماني) مانيفستو الحركة صفحات 32- 33. وكذا يتبين للمتابع أن القضية ليست متعلقة بمجرد المطالبة برفع المظالم وإنما لدى الحركة مشروع أكبر وأقذر مما يلوح بالأفق. يتبين ذلك من خلال تصريحات قادة الحركة المعبأة بالبغض والكراهية ضد الثقافة الإسلامية، فقد جاء في كلمة رئيس الحركة عبد العزيز الحلو التي ألقاها على المتفاوضين: (هناك مشكلة في قضية الهوية القومية والعلاقة بين الدين والدولة، فمنذ مغادرة الاستعمار الإنجليزي قامت الصفوة السياسية في الوسط بمحاولة فرض الهوية العربية، وممارسة التمييز والقهر والذي أدى لانفصال جنوب السودان، وإلى الآن لا تزال تلك النخب تحاول فرض هوية أحادية على بقية المجموعات وتفرض كذلك قوانين الشريعة) انتهى.


إذاً الحلو يعتبر أن النخب السياسية منذ خروج المستعمر وإلى يوم الناس هذا مشاركة في ظلم جبال النوبة وممارسة التسلط عليهم وفرض الثقافة الإسلامية. والرجل يزعم أن الشريعة الإسلامية متحكمة إلى اليوم؛ لذلك المعركة بيننا وبين أهل هذه الرؤية هي معركة وجود وبقاء لا مساومة فيها فالأمر أمر دين يوشك أن تتداعى التيارات الموالية للغرب على أركانه هدماً ومحواً وتشويهاً فالحذر الحذر!


رابعاً: إننا في السودان نرفض مبدأ رفع السلاح ضد الدولة لأجل المطالبة بأهداف سياسية ضيقة فقد أرهقتنا تلكم الفكرة بالحروب، وسهلت على الدول الاستعمارية استغلال بعض ضعفاء النفوس والعقول وتسخيرهم للعبث بقضايا الأمن الاستراتيجي للبلد وتهيئته لمشروع التفتيت والتمزيق الذي يعمل له الغرب دون كلل ولا ملل.


وفي الختام فإن السلام الحقيقي يكون إلى السلام سبحانه وتعالى؛ بالتصالح مع شرعة الله عز وجل والرجوع إلى كتابه وتحكيمه بين الناس حتى يعم الخير وتوزع الثروات توزيعاً عادلاً يرفع الظلم الواقع على سكان المركز قبل الهامش وذلك لا يكون إلا في دولة الخلافة على منهاج النبوة.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
عصام أتيم
مندوب المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير في ولاية السودان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı