Amerika Uluslararası Hukuku Yeniden Çiğnedi
Amerika Uluslararası Hukuku Yeniden Çiğnedi

Haber:

0:00 0:00
Speed:
June 27, 2025

Amerika Uluslararası Hukuku Yeniden Çiğnedi

Amerika Uluslararası Hukuku Yeniden Çiğnedi

(Tercüme)

Haber:

Pazar akşamı, ABD Başkanı Donald Trump, ABD Hava Kuvvetleri'nin İran nükleer programındaki üç önemli noktaya başarılı bir şekilde bombardıman yaptığını duyurdu. (BBC)

Yorum:

İran topraklarına yapılan bu Amerikan saldırısı, hangi bahane ile yapılmış olursa olsun, "uluslararası hukuk" denilen şeyin, büyük güçlerin zayıf ülkeleri sömürmesini meşrulaştırmaktan başka bir amacı olmayan bir aldatmacadan ibaret olduğunun açık bir örneğidir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeleri arasında belirli bir uluslararası soruna çözüm bulunması konusunda bir anlaşma olduğunda, uygun kararı çıkarır ve yasal meşruiyet kisvesi altında iradelerini zorla uygularlar. Bu gibi durumlarda, herkes uluslararası hukukun üstünlüğünden bahseder.

Bu, örneğin, Libya diktatörü Muammer Kaddafi'nin devrilmesine fiilen izin veren 1973 sayılı kararda meydana geldi.

Ancak büyük güçler kendi aralarında anlaşamaz ve ortak bir tutum veya ortak askeri koordinasyon sağlayamazlarsa, "uluslararası hukuk" derhal kolayca göz ardı edilebilecek boş bir slogana dönüşür.

Benzer bir şey 2003'te Amerika Birleşik Devletleri'nin Güvenlik Konseyi'nden bir karar alamaması ve Irak'ı tek taraflı olarak işgal etmeye karar vermesiyle yaşandı. Bundan önce, 1999'da NATO ülkeleri Yugoslavya'yı, ardından 2008'de Rusya Gürcistan'ı ve 2014 ve 2022'de Ukrayna'yı işgal etti.

Böyle bir şey her olduğunda, saldırgan devlet suçlarını güzel bir "sivilleri koruma", "ihlal edilmiş adaleti yeniden sağlama" veya diğer parlak sloganlar kılıfında sunmaya çalışır.

Örneğin, Ukrayna krizi, "Avrupa sorunu" olarak bilinen çerçevede büyük güçler arasındaki şiddetli ve rekabetçi bir çatışmayı temsil ediyor. Rusya, uluslararası hukuka uymanın varlığına bir tehdit oluşturduğunu düşündükten sonra, tüm uluslararası anlaşmalarını ve taahhütlerini göz ardı ederek Ukrayna'yı işgal etmeye karar verdi.

İran'a yapılan saldırıya gelince, Amerika Birleşik Devletleri uluslararası hukuku bir kez daha çiğnedi. Aslında, nükleer güce sahip olan Amerika Birleşik Devletleri, nükleer silaha sahip olduğu varsayılan Yahudi varlığıyla birlikte, iradesini başka bir bağımsız devlete tek taraflı olarak dayatıyor. Bu Amerikan saldırısının, İran'ın son yıllarda Orta Doğu'daki Amerikan politikalarının en önemli uygulayıcılarından biri olmasına rağmen gerçekleştiği gerçeğini bu yorumda dışladığımı belirtmek gerekir.

Bir yandan, Amerika Birleşik Devletleri, Amerika'nın bu şımarık çocuğu Gazze Şeridi'ndeki Filistin halkına karşı akla gelebilecek her türlü savaş suçunu işlemesine rağmen, Yahudi varlığını kınayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nden çıkan herhangi bir kararı veto ediyor.

Öte yandan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin, veto hakkı nedeniyle - bu sefer Rusya'dan - İran'a karşı askeri güç kullanımına izin veren bir karar asla çıkarmayacağını bilerek, Amerika Birleşik Devletleri nükleer tesislerine karşı tek taraflı bir saldırı başlatıyor.

Önemli olan, "uluslararası hukuk" kavramının gerçekten var olamayacağı, çünkü "hukuk" ve "uluslararası" kavramlarının doğası gereği uyumsuz olduğudur. Bunun üç nedeni vardır:

1- Hukuk, temsili bir organ (yasama organı), yani yönetici bir otorite tarafından çıkarılan normatif bir yasal işlemdir. Oysa, tanım gereği uluslararası bir yönetici otorite olamaz.


2- Hukuk uygulanabilir olmalıdır, yani onu uygulama mekanizması olmalıdır. Devlet içinde, böyle bir mekanizma hukuk uygulama kurumlarında bulunur. Ancak uluslararası düzeyde bu mümkün değildir, çünkü mevcut "barışı koruma güçleri" bireysel devletlerin ordularının oluşumlarından başka bir şey değildir. Bu ordular da, bu koruma kendi devletlerini tehlikeye atarsa ​​veya çıkarlarıyla çelişirse, uluslararası hukuku veya örneğin, diğer devletlerin egemenliğini ve çıkarlarını korumayacaklardır, tıpkı Ukrayna krizinde ve saldırgan devlet olan Rusya Federasyonu tarafından Budapeşte Memorandumu'nun ihlalinde ve ayrıca bu anlaşmayı imzalayan diğer ülkeler tarafından olduğu gibi.


3- Hukuk ilişkileri düzenler ve bu düzenleme sadece tek bir toplum çerçevesinde uygundur ve eylemciler egemen devletler olduğunda uygulanamaz, çünkü her devletin çıkarlarına göre diğer devletlerle ilişki kurma veya bunlardan kaçınma konusunda egemenlik hakkı vardır.

Uluslararası hukuk fikrinin ortaya çıkışından bu yana, Batılı hukukçular arasında kurallarının özü hakkında bir anlaşmazlık olmuştur. Birçoğu bağlayıcı gücünden şüphe duymuştur. Örneğin, Immanuel Kant, Thomas Hobbes, John Austin ve Georg Hegel gibi Batılı düşünürler ve hukukçular genel bir uluslararası hukukun varlığını reddetmişlerdir.

Ancak daha sonra, bu fikri destekleyen büyük güçlerin baskısı altında, "uluslararası hukuk" olarak adlandırılan şey, uluslararası ilişkilerde benimsenen bir gerçeklik haline geldi.

Sonuç olarak, uluslararası hukuk, tüm kurumlarıyla birlikte Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin gibi devletler arasındaki çatışma ve rekabet için bir araç haline geldi. Geri kalan devletler, halkları, kaynakları ve toprakları ise bu büyük güçler tarafından bu "hukukun" cezai kullanımının kurbanı haline geldi.

Filistin, İran veya Ukrayna halkının acıları, büyük güçler tarafından işlenen suçların bitmeyen bir zincirindeki küçük bir halkadan başka bir şey olmadığı için, bugün dünyanın birçok yerinde hakim olan istikrarsızlığın temel nedeni de tam olarak budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazılmıştır

Fazıl Amzaev

Hizb-ut Tahrir Ukrayna Medya Ofisi Başkanı

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı