أن لا تذهب إلى الحرب يعني أنها ستأتي إليك!
أن لا تذهب إلى الحرب يعني أنها ستأتي إليك!

  الخبر: تدهورت العلاقات بين الهند وباكستان في أعقاب الهجوم المميت في منطقة جامو وكشمير المتنازع عليها في جبال الهيمالايا والذي أسفر عن مقتل أكثر من عشرين سائحاً. (CNN)

0:00 0:00
Speed:
April 28, 2025

أن لا تذهب إلى الحرب يعني أنها ستأتي إليك!

أن لا تذهب إلى الحرب يعني أنها ستأتي إليك!

(مترجم)

الخبر:

تدهورت العلاقات بين الهند وباكستان في أعقاب الهجوم المميت في منطقة جامو وكشمير المتنازع عليها في جبال الهيمالايا والذي أسفر عن مقتل أكثر من عشرين سائحاً. (CNN)

التعليق:

قُتل 26 سائحاً في هذا الهجوم، واتّهمت الهند باكستان على الفور بدعم الجماعات الإرهابية في المنطقة. كما أعلنت الهند إغلاق المعبر الحدودي الرئيسي، وتعليق العمل بمعاهدة مياه نهر السند، وطرد الدبلوماسيين. ورداً على ذلك، علّقت باكستان جميع التأشيرات الممنوحة للهنود، وأمرت بطرد بعض دبلوماسييها، وأغلقت مجالها الجوي أمام الرحلات الجوية الهندية. جميع هذه الإجراءات هي محاولة لزرع الخوف من الحرب وتهديد الأمن في نفوس الناس.

لقد شهد العالم خلال الأشهر الثمانية عشر الماضية الكثير من عمليات القتل في فلسطين، وقد دفع صمت المنظمات الدولية الناس إلى التفكير في موثوقيتها. جميع هذه النزاعات تنبع من صانعي هذه المنظمات، الذين حرصوا على حماية قراراتهم الخاطئة لسنوات قادمة. لطالما كانت كشمير قضيةً أدَّت إلى توتر العلاقات بين البلدين منذ انفصال شبه القارة الهندية. خاض البلدان حربين على الإقليم ذي الأغلبية المسلمة، والذي يطالب كل منهما بالسيادة الكاملة عليه، لكنهما يسيطران عليه جزئياً. السؤال هو أنّ كلا البلدين قد صنعا تاريخاً من سوء الحكم والتوزيع غير العادل للموارد لمدة 75 عاماً، فلماذا يتقاتلان على مسؤولية أخرى؟ الجواب هو الماء والموارد. إذا اندلعت الحرب هذه المرة، فلن تكون من أجل الماء أو الأرض، بل من أجل سلامة الأمة الإسلامية، بدءاً من كشمير وصولاً إلى الاستيلاء على غزة في نهاية المطاف. في الواقع، تنبع جرأة الهند في تهديد باكستان من ملاحظتها لرد فعل الجيش الباكستاني الصامت على الفظائع التي ارتكبها يهود. يجد تقرير مؤشر الفقر متعدد الأبعاد لعام 2023 أن أكثر من ثلث جميع الفقراء في العالم يعيشون في جنوب آسيا - أي حوالي 389 مليون شخص. تساهم الهند بشكل كبير في هذا العدد، حيث تمثل ما يقرب من 70 في المائة من الزيادة في الفقر المدقع، بينما ارتفع الفقر في باكستان بمقدار سبع نقاط مئوية في عام 2024، ليصل إلى معدل 25.3٪، وفقاً لتقرير البنك الدولي بعنوان "توقعات الفقر في باكستان".

خلال الحكم الإسلامي، شكلت شبه القارة الهندية 23٪ من اقتصاد العالم، وفي عهد أورنجزيب علمجير، ارتفعت هذه النسبة إلى 27٪. وقد عومل جميع السكان بعناية وعدالة، بغض النظر عن دينهم أو عرقهم أو أصلهم، وفقاً لأحكام الشريعة الإسلامية. كان على البريطانيين العمل بجد وخبث لخلق الكراهية على أساس الدين. تُعد حرب عام 1857 مثالاً بارزاً على الوحدة الهندوسية الإسلامية، حيث قاتل كلاهما ضدّ الحكم البريطاني في صراع مشترك من أجل التحرر. لقد ازدادت لعبة الحقبة الاستعمارية القاسية المتمثلة في تقسيم الأرض والموارد وحشية بمرور الوقت. لم يعد الصراع على كشمير يدور حول رفاهية شعبها، بل أصبح صراعا من أجل السيطرة على الموارد التي تمّ استغلالها لأول مرة في خمسينات القرن التاسع عشر عندما أنشأ البريطانيون نظام قنوات واسع النطاق. وخلال استعمارهم لشبه القارة، أعاد البريطانيون تشكيل أنهار المنطقة من خلال بناء السدود وتغيير تدفقها الطبيعي. وحتى بعد استقلال الهند عام 1947، واصلت الحكومات المتعاقبة هذه السياسات الاستعمارية، فقامت بتوسيع شبكة السدود والقنوات، ما أدى في نهاية المطاف إلى تدهور دلتا نهر السند، خامس أكبر دلتا في العالم.

تهدف الاستراتيجية الأمريكية في المنطقة إلى حلّ النزاعات بين الدولتين لصالح الهند، ما يُضعف دور باكستان فعلياً. ويهدف هذا النهج إلى رفع الهند كقوة إقليمية مهيمنة تُوازن الصين، وتحول دون أي إحياء محتمل للخلافة في باكستان. تعمل أمريكا وحلفاؤها باستمرار على تهيئة وضع استراتيجي يُصعّب على الأمة الإسلامية توحيد صفوفها. يفعلون ذلك لثقتهم بخططهم التي تُعارض حكم الإسلام. فلماذا تُبدي السلطات القائمة في البلاد الإسلامية تردداً تجاه تدبير الله عز وجل؟ ﴿وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئاً وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ﴾.

من مسؤولية الجيش المسلم أن يُرسّخ قوته كجيشٍ لله، وأن يُعيد حكم الله؛ فالخلافة الراشدة هي وحدها التي ستضمن التوزيع العادل للموارد، وسيرى العالم أن ما يُبقي العالم عطشان ليس هو نقص المياه، بل جشع أصحاب السلطة. عن أبي هريرة رضي الله عنه أن رسول الله ﷺ قال: «ثَلاَثٌ لاَ يُمْنَعْنَ؛ الْمَاءُ وَالْكَلأُ وَالنَّارُ».

لقد عانى أهل كشمير من الظلم طويلاً، تماماً كما عانى أهل فلسطين. وقد شهد العالم فظائع من نوع جديد، فقد جعلت التطورات الحديثة كل إنسان يرى ويسمع أهوال الحروب بين العُزّل وجيش الشيطان المُجهّز بأحدث المعدات، والذي وفّره الحلفاء، والذي أقرّته الأنظمة القائمة في البلاد الإسلامية في صمت. لقد حان الوقت للجيش الباكستاني أن يردّ على الهند رداً لائقاً، ثمّ يزحف نحو غزة. ماذا تنتظرون بعد؟ أقيموا الخلافة. كنتم تهربون من الحرب، والآن الحرب تطرق أبوابكم، فلا تديروا ظهوركم.

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

إخلاق جيهان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı