عندما يكون اضطهاد المسلمين وتعذيبهم إنجازاً انتخابياً!
عندما يكون اضطهاد المسلمين وتعذيبهم إنجازاً انتخابياً!

ذكرت وسائل الإعلام العالمية أن رئيس "ميانمار" "ثين سين" - المنشغل في الوقت الراهن بالانتخابات التي تنعقد في تشرين الثاني/نوفمبر القادم - ذكر في قائمة إنجازاته، السياسات القمعية التي اتخذها للتضييق على الأقلية المسلمة؛ وذلك دعامةً لجذبِ الأصوات البوذية للفوز بفترة رئاسية جديدة.

0:00 0:00
Speed:
October 02, 2015

عندما يكون اضطهاد المسلمين وتعذيبهم إنجازاً انتخابياً!

خبر وتعليق

عندما يكون اضطهاد المسلمين وتعذيبهم إنجازاً انتخابياً!

الخبر:


ذكرت وسائل الإعلام العالمية أن رئيس "ميانمار" "ثين سين" - المنشغل في الوقت الراهن بالانتخابات التي تنعقد في تشرين الثاني/نوفمبر القادم - ذكر في قائمة إنجازاته، السياسات القمعية التي اتخذها للتضييق على الأقلية المسلمة؛ وذلك دعامةً لجذبِ الأصوات البوذية للفوز بفترة رئاسية جديدة. وقد أكدت وسائل الإعلام أن فترة الرئيس خلال السنوات الخمس الماضية شهِدت العديد من التمييز والعنصرية، والاضطهاد ضد المسلمين، علاوة على منع المنظمات الإسلامية من التدخل لحل الأزمة، فضلاً عن استرضاء الجماعات البوذية المتطرفة بتقنين العنصرية والتمييز على الأساس الديني والعرقي، خاصة ضد المسلمين المحرومين من الحقوق والجنسية. (وكالة أنباء أراكان)

التعليق:


إنه لمما يجعل القلب يعتصر ألماً، والعين تبكي دماً بدل الدمع، أن دماء المسلمين أصبحت جسراً تمرر عليه المؤامرات والمخططات الاستعمارية في الشام واليمن وليبيا وفي غيرها من بلاد المسلمين، بل إن الأدهى والأمر أن يكون سفك دماء المسلمين وانتهاك أعراضهم والتضييق عليهم وإجبارهم على الهجرة واللجوء هرباً من الظلم والإجرام الذي يتعرضون له على يد البوذيين "إنجازاً" يتغنى به الرئيس البورمي، ويأمل أن يعاد انتخابه لتحقيقه إياه!


لقد كانت سنوات حكم ثين سين حافلة بالسياسات القمعية والظلم والاضطهاد والتمييز بحق مسلمي الروهينجا، ففي عهده تفاقمت معاناة الروهينجا حيث لم يتم منحهم الجنسية وأجبروا على العيش في مخيمات تشبه السجون، كما حرموا من التعليم والرعاية الصحية وغيرها من الحقوق الأساسية. كما تحدثت التقارير الحقوقية والإعلامية عن منع مسلمي الروهينجا من أداء شعائرهم الدينية كالصلاة الجماعية وصيام رمضان...إلخ، إضافة إلى عمليات الاختطاف والاعتداء الجنسي والعنف التي تتعرض لها المرأة الروهينجية على يد البوذيين وتجار البشر والجيش البورمي، وفي عهده أيضاً صدرت عدة قوانين عنصرية بحق مسلمي الروهينجا إرضاء للرهبان البوذيين المجرمين، ومن هذه القوانين قانون الميلاد وهو قانون ينص على إنجاب الأطفال بفارق ثلاثة أعوام بين كل طفل وآخر، وهذا القانون جاء تحت ضغط من الرهبان البوذيين المتشددين الذين يعتبرون أن المسلمين لديهم معدلات إنجاب مرتفعة وسيفوقون الغالبية البوذية في البلاد عددًا في نهاية المطاف، ومن القوانين العنصرية أيضاً قانون تغيير الأديان والذي ينص على أن أي مواطن بورمي يخطط لتغيير دينه عليه أن يسعى للحصول على سلسلة من الموافقات من الممثلين المحليين للدوائر الحكومية، وتشمل هذه الموافقات، موافقة وزارة الشؤون الدينية، والتعليم، والهجرة والسكان، وشؤون المرأة، إضافة إلى أن المقدم لتغيير دينه عليه الانتظار لمدة 90 يومًا؛ لكي يتم منحه الإذن بالموافقة، على أن يعاقب المخالفون بالسجن لفترة تصل إلى عامين. وكذلك وقع سين مشروع قانون يحظر تعدد الزوجات.


وقد عبر الراهب البوذي آشين ويراثو (الزعيم الروحي للحركة المناهضة للمسلمين في بورما، ويشتهر بخطبه المعادية للمسلمين، ووصفه لهم بـ العدو) عن ابتهاجه بهذه القوانين العنصرية حيث قال: "إنه بات يشعر بنشوة الانتصار بعد موافقة الحكومة على قوانين مثيرة للجدل تمنع الزواج بين الأديان والتحول الديني، ومنعها مؤخرا المسلمين من الترشح للانتخابات البرلمانية".


فإلى أي حال من الذل والهوان وصلت أمة الإسلام حتى بات تعذيب المسلمين واضطهادهم إنجازاً يتغنى به؟!


أمتي هل لك بين الأمم            منبر للسيف أو للقلم
أتلقاك وطرفي... مطرق    خجلا من أمسك المنصرم
ويكاد الدمع يهمي عابثا        ببقايا... كبرياء... الألم


لم يكن البوذيون ولا حكومة بلادهم ليتجرؤوا على اضطهاد المسلمين وتعذيبهم، فضلاً عن التغني والافتخار بجرائمهم، لولا غياب الدولة التي تذود عنهم وتصون أعراضهم، ولولا الصمت والتخاذل والتآمر من حكام المسلمين، خاصة دول الجوار، الذين رفضوا استقبال إخواننا الروهينجا الفارين بدينهم وأنفسهم وأعراضهم، وتركوهم فريسة لتجار البشر، الذين كدسوهم في قوارب متهالكة غرق عدد كبير منها، وهم بذلك ينطبق عليهم قول الشاعر:


لا يلام الذئب في عدوانه        إن يك الراعي عدوَّ الغنم


فاللهم إنا نسألك أن تفرج كرب إخواننا في ميانمار، وأن تنتقم لهم ممن ظلمهم وعذبهم وتآمر عليهم، اللهم هيئ لأمة الإسلام قائداً ربانياً كعمر وصلاح الدين ومحمد الفاتح يجمع شملهم ويوحد كلمتهم ويعيد لهم عزتهم وكرامتهم. اللهم آمين

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
أختكم: براءة مناصرة

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı