استمرار الربيع العربي (مترجم)
استمرار الربيع العربي (مترجم)

الخبر:   في ذكرى الربيع العربي في تونس في 13 كانون الثاني/يناير 2018، عاد المتظاهرون إلى الشوارع لا ليحتفلوا بالذكرى السنوية وإنما ليحتجوا من جديد على أوضاع البلاد. إن التونسيين في حالة غضب متجددة. فخلال الأيام القليلة الماضية، خرج المتظاهرون إلى الشوارع في جميع أنحاء البلاد حيث تم اعتقال أكثر من 300 متظاهر من قبل قوات الأمن. ولا تزال مطالبهم كما كانت في عام 2011.

0:00 0:00
Speed:
January 17, 2018

استمرار الربيع العربي (مترجم)

استمرار الربيع العربي

(مترجم)

الخبر:

في ذكرى الربيع العربي في تونس في 13 كانون الثاني/يناير 2018، عاد المتظاهرون إلى الشوارع لا ليحتفلوا بالذكرى السنوية وإنما ليحتجوا من جديد على أوضاع البلاد. إن التونسيين في حالة غضب متجددة. فخلال الأيام القليلة الماضية، خرج المتظاهرون إلى الشوارع في جميع أنحاء البلاد حيث تم اعتقال أكثر من 300 متظاهر من قبل قوات الأمن. ولا تزال مطالبهم كما كانت في عام 2011.

التعليق:

في كانون الثاني/يناير 2011 أي قبل 7 سنوات، أوجد انتحار محمد بوعزيزي موجة واسعة عبرت الحدود الوهمية إلى مصر ثم إلى ليبيا واليمن والبحرين إلى أن اجتاحت معظم العالم الإسلامي. ما بدأ مع رجل واحد في أسواق تونس انتشر إلى الآلاف في شوارع القاهرة وتطور إلى مئات الآلاف الذين يطالبون بتغيير سياسي للمنطقة بأسرها. وفي غضون أشهر سقط الحكام الذين كانوا في السلطة لعقود مثل أحجار الدومينو. لقد وقف الغرب في دهشة أمام سقوط وكلائهم واحدا تلو الآخر، وذلك بعد بناء الهيكل السياسي للمنطقة منذ 100 عام تقريبا. وبالنسبة للأمة كان هناك أمل كبير في أن المنطقة كانت على أعتاب التغيير الحقيقي. لكن اليوم بعد سبع سنوات فإن الربيع العربي في تونس كما هو الحال في جميع أنحاء المنطقة قد استنفد طاقته.

وبحلول عام 2014 فإن حركة النهضة التي سيطرت على نظام ما بعد بن علي قد تخلت عن كل مفاهيم الحكم الإسلامي. لقد شعر شعب تونس بالإحباط بسبب التأخير في صياغة الدستور الجديد، إلى جانب الصراعات الاقتصادية التي استمرت منذ رئاسة بن علي. وقد وصلت الأمور إلى نقطة الغليان في شباط/فبراير 2013 عندما تم اغتيال شكري بلعيد وهو زعيم متجدد في المعارضة. وأدى هذا إلى تفاقم الاحتجاجات الجماهيرية وأعمال الشغب عبر تونس. ومع أن الحاكم قد بدأ يسيطر على الحكم، إلا أن قتل النائب محمد البراهمي في تموز/يوليو 2013 أدى إلى إزاحة الجمود السياسي. وأدت المظاهرات الجارية والنقد العام من قبل المعارضة العلمانية إلى إجبار حركة النهضة على التنحي في تشرين الأول/أكتوبر 2013 والسماح لحكومة تكنوقراط بصياغة الدستور الجديد.

شهدت انتخابات 26 تشرين الأول/أكتوبر 2014 انعكاس حظوظ النهضة وعودة الجماعات العلمانية، بما في ذلك العديد من المحافظين من عصر بن علي. اتحد الكثيرون في تونس في عهد ما بعد بن علي. ومع تحول الشهور إلى سنوات لم تتمكن حركة النهضة من التعامل مع أي من القضايا الملحة التي تؤثر على حياة الناس أو الوعود الكاذبة المقترنة باقتصاد متعثر والعنف وما ذلك إلا سخرية بالنهضة. وقد دفعت القضايا اليومية مثل سوء جمع القمامة وانتشار البطالة على نطاق واسع الكثيرين إلى القول بأن الأمور كانت أفضل في عهد بن علي. وعلى الرغم من حصوله على دعم الجماهير قبل بضع سنوات فقط فقد عاد مؤسس حزب نداء تونس إلى السلطة، وهو باجي قائد السبسي ذو الـ 87 عاماً وهو من قدامى المحاربين في كل من نظامي بورقيبة وبن علي. فبالتالي عاد بن علي إلى السلطة.

لكن الحكام العلمانيين أثبتوا أنهم غير أكفاء مثلهم مثل حزب النهضة. فلم يفعل حزب نداء تونس سوى القليل لإعادة هيكلة الاقتصاد الذي يعتمد على السياحة، ويحتجزه الاتحاد الأوروبي كرهينة. ولا يزال البلد مرهونا لصندوق النقد الدولي الذي أجبره على إجراءات التقشف الشريرة، وتجد الحكومة التونسية خياراتها الاقتصادية محدودة. وهذا يترك مجالا ضئيلا للاستثمار في المناطق الوسطى والجنوبية الشاسعة والمتخلفة التي تشكل بؤرة التذمر واليأس. ونتيجة لذلك، فإن الأولوية الاقتصادية في تونس هي خفض العجز في الميزانية بدلا من خلق فرص العمل ورعاية شؤون الناس.

كانت تونس مهد الربيع العربي، وما زالت مطالب التغيير لدى شعب تونس وكذلك المنطقة بأكملها. إن التدخل الأجنبي والحرس القديم في انتظار الحفاظ على الوضع الراهن أعاق التغيير الحقيقي. وفي الذكرى السنوية السابعة، ما هو واضح أن الوضع الراهن يكافح من أجل البقاء، ولم يعد لدينا وقت طويل لكي تعود شعوب المنطقة إلى الشوارع مرة أخرى. ولكن هذه المرة سيكون من الواضح أن التغيير المنهجي ضروري، وليس تغيير الوجوه فقط.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

عدنان خان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı