بلير: الغرب أخطأ في فهم الشرق الأوسط
بلير: الغرب أخطأ في فهم الشرق الأوسط

الخبر: في مقابلة صحفية أجرتها صحيفة الديلي تلغراف مع رئيس الوزراء البريطاني السابق، توني بلير، وصف فيها ما جرى في سوريا بأنه "وصمة عار" في السياسة الخارجية الغربية، وأن "الغرب أخطأ في فهم الشرق الأوسط". (بي بي سي عربي: 01 أيار/مايو 2017)

0:00 0:00
Speed:
May 06, 2017

بلير: الغرب أخطأ في فهم الشرق الأوسط

بلير: الغرب أخطأ في فهم الشرق الأوسط

الخبر:

في مقابلة صحفية أجرتها صحيفة الديلي تلغراف مع رئيس الوزراء البريطاني السابق، توني بلير، وصف فيها ما جرى في سوريا بأنه "وصمة عار" في السياسة الخارجية الغربية، وأن "الغرب أخطأ في فهم الشرق الأوسط". (بي بي سي عربي: 01 أيار/مايو 2017)

التعليق:

في مثل هذه الأيام من شهر أيار/مايو 1997م تولى توني بلير رئاسة وزراء بريطانيا واستمر فيها لثلاث فترات رئاسية متتالية، إلى أن استقال من منصبه عام 2007م دون أن يكمل ولايته الثالثة بسبب ما واجهه من انتقادات ومتاعب من الناخب البريطاني، وأعضاء حزب العمال الذي كان يترأسه، بسبب اتباعه في سياسته الخارجية للسياسات الأمريكية خاصة فيما يتعلق بالحرب على العراق، والخسائر التي يتكبدها الجيش البريطاني في كل من أفغانستان والعراق.

هذا وقد حاول الدفاع عن نفسه وسياسته في كتاب له صدر عام 2010 تحت عنوان "رحلة"، بل إنه كلما سنحت له فرصة الدفاع والتبرير لم يكن ليتوانى، فبعد أن ذكرت لجنة تشيلكوت، العام الماضي، في تقريرها أن قرار غزو العراق كان قرارا متسرعا ومبنيا على معلومات مغلوطة، اعتبر بلير أن قرار مشاركته الحرب إلى جانب أمريكا كان صائبا حسب المعلومات التي كانت لديه وما استنتجه من تهديدات متوقعة من صدام حسين لشعبه وللسلم العالمي، وأنه لو عاد إلى نفس المكان وكانت لديه نفس المعلومات لاتخذ القرار نفسه، معربا عن أنه يتحمل المسؤولية كاملة، رافضا - في ندوة صحفية نقلتها صحيفة الديلي ميل - الاعتذار عن قرار غزو العراق كما يريده الناس منه، وأنه فقط يعبر عن ألمه وأسفه ويقدم اعتذاره عن مقتل الجنود البريطانيين، والأعداد الكبيرة من المدنيين العراقيين.

استطاعت أمريكا أن تأخذ زمام المبادرة في الشرق الأوسط، بعد أن أضعفت بريطانيا حتى صارت لا تستطيع مجابهتها علناً، إلا أن بريطانيا أصرت على أن تبقى محافظة على كونها دولة كبرى ولو بنفَسٍ أمريكي. لذلك فإنها بخبثها صارت تتصيد الظروف والأحوال لتضع الطعم لفريستها حتى تشوش على مصالحها، لهذا ساندت أمريكا في احتلالها للعراق في الظاهر لتشاركها في الغنيمة وفي المسرح الدولي إن رجحت كفتها ولتطعنها في ظهرها كلما لاح لها، فقد ألجأتها إلى عرض استصدار قرار من مجلس الأمن وهي تدرك موقف فرنسا وروسيا وألمانيا وعرقلتهم لأمريكا في عدوانها على العراق، وبهذا كشفت إرادة أمريكا في احتلاله مهما كان رد مجلس الأمن.

وبريطانيا لا تعرف في السياسة صديقا ولا عدوا، فتتخذ الكذب والذي يعتبر جوهريا في سياستها ليكون سلاحا فعالا في تحقيق مصالحها، وهذا توني بلير - الذي كرهه شعبه وأقر بصعوبة أن يصبح مكروها بسبب قيادته بلاده إلى الحرب في العراق - فإنه أراد أن يكذب على شعبه ويظهر أن المشكلة ليست فيه وحده بل إن الغرب كله أخطأ في فهم الشرق الأوسط وفي تعامله مع شعوب هذه المنطقة وحكامها، فكانت النتيجة أن قامت الثورات لقلع هؤلاء الحكام، وأنهم أيضا أخطأوا في التعامل مع هذه الثورات وكان الأجدر أن يستجيبوا لنداء الشعوب ويغيروا الحكام مباشرة حتى لا يصل الوضع إلى ما هو عليه الآن، فقد نقلت الصحيفة من حديث بلير قوله: "عندما بدأ الربيع العربي، كان ما قلته لأشخاص (معنيين) كونوا أكثر حذرا لأنكم مررتم بوضع في العراق وأفغانستان حيث أنهيتم الديكتاتورية ولكن بدأت المشاكل لاحقا... لذا إذا تمكنتم من تطوير انتقال للسلطة فافعلوه".

وأعطى مثالا على سوريا بقوله إن "المشكلة مع ما فعلناه في سوريا هي أننا أصررنا على رحيل (الأسد)، ولكن لم نجعله يرحل لاحقا. ومن ثم كان لا مفر من الحرب الأهلية، وللأسف بوضوح شديد، نتيجة لذلك، أنه كان سيقاتل للبقاء ثم جاء الروس والإيرانيون إلى جانبه لإسناده".

فما الذي دعاه إلى هذا القول في هذا الوقت بالذات رغم أنه قد مرَّت عشر سنوات على استقالته؟ يبدو أنها رغبته في العودة إلى المشاركة السياسية في بريطانيا مع وجود عقبة أن الشعب لا زال يكرهه، فقد أعلن في مقابلة أجرتها معه صحيفة "ديلي ميرور"، أنه قرر العودة إلى السياسة و"تلطيخ يديه" من أجل التصدي لعملية الخروج من الاتحاد الأوروبي، قائلا: إن "عملية بريكست كانت دافعا مباشرا لي من أجل الانخراط أكثر في السياسة" وأضاف: "أعرف أنني ما أن أظهر على الساحة حتى أتعرض لسيل من الانتقادات، لكن المسألة تهمني حقا" و"لا أريد أن أجد نفسي في وضع حيث نكون عشنا هذه اللحظة من التاريخ من غير أن أتفوه بكلمة، لأن هذا سيعني أنّني لم أكترث لهذا البلد. وهذا غير صحيح". (مصراوي: 01 أيار/مايو 2017)

نعم إن الغرب قد أخطأ في فهم الشرق الأوسط وفي فهم حقيقة الإسلام والمسلمين، وأنه رغم كل ما استخدمه من وسائل وأساليب لم يستطع أن ينزع من قلوب المسلمين عقيدة لا إله إلا الله محمدا رسول الله، ولم يستطع أن يلغي دافعيتهم لتطبيق حكم الجهاد دفاعا عن المسلمين ولإعادة السلطان إليهم، ولم يستطع أن ينزع من نفوسهم أخوتهم الإسلامية بالتقسيم الجغرافي وبمفاهيم الوطنية والقومية التي حاولوا تشريبهم إياها، كما لم يستطع أن يحقق اندماج المسلمين مع شعوب الغرب رغم كل هذه السنوات من العيش في بلادهم.

لقد مكروا ومكروا لكن الله سبحانه وتعالى وعدنا ورسوله محمد rبشرنا بأن هذه السنين من الضياع وضنك العيش في ظل الحكم الجبري ما هي إلا مرحلة مؤقتة نهايتها عودة إلى خلافة راشدة ثانية على منهاج النبوة، نسأل الله أن تكون قريبة وأن نكون من جنودها وشهودها.

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

أختكم: راضية عبد الله

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı