برنامج الفضاء الإماراتي فقاعة مكلفة
برنامج الفضاء الإماراتي فقاعة مكلفة

الخبر:   مرّ ما يقرب من عامين منذ وصول سفينة الإمارات لاستكشاف المريخ إلى الكوكب الأحمر. لقد أظهر هذا المشروع بالفعل نتائج مذهلة. في شباط/فبراير 2021، أصبحت الإمارات أوّل دولة عربية تصل إلى المريخ وخامس دولة في العالم تدرس طقسه، وفقاً لتقرير "استكشاف المريخ العرب: بيانات جديدة من مسبار الأمل" الذي نشرته يورونيوز. نتيجة للبعثة، تمّ نشر 14 بحثاً علمياً مع نتائج فريدة من نوعها، وكانت أحدث الصور ذات أهمية ثورية للعلم. إنها تساعد في توفير أول صورة كاملة للمناخ والغلاف الجوي على كوكب المريخ. لكن الهدف النهائي لبعثة الإمارات العربية المتحدة إلى كوكب المريخ هو إنشاء اقتصاد مبتكر وتنافسي قائم على المعرفة، بحسب يورونيوز.

0:00 0:00
Speed:
April 08, 2023

برنامج الفضاء الإماراتي فقاعة مكلفة

برنامج الفضاء الإماراتي فقاعة مكلفة

(مترجم)

الخبر:

مرّ ما يقرب من عامين منذ وصول سفينة الإمارات لاستكشاف المريخ إلى الكوكب الأحمر. لقد أظهر هذا المشروع بالفعل نتائج مذهلة. في شباط/فبراير 2021، أصبحت الإمارات أوّل دولة عربية تصل إلى المريخ وخامس دولة في العالم تدرس طقسه، وفقاً لتقرير "استكشاف المريخ العرب: بيانات جديدة من مسبار الأمل" الذي نشرته يورونيوز.

نتيجة للبعثة، تمّ نشر 14 بحثاً علمياً مع نتائج فريدة من نوعها، وكانت أحدث الصور ذات أهمية ثورية للعلم. إنها تساعد في توفير أول صورة كاملة للمناخ والغلاف الجوي على كوكب المريخ. لكن الهدف النهائي لبعثة الإمارات العربية المتحدة إلى كوكب المريخ هو إنشاء اقتصاد مبتكر وتنافسي قائم على المعرفة، بحسب يورونيوز.

التعليق:

يعكس عنوان التقرير "عرب يستكشفون المريخ" المفارقة التي يقوم بها صحفيو قناة يورونيوز التلفزيونية بتغطية نجاحات برنامج الفضاء الإماراتي. إن التعميم المتعمّد للعرب، على خلفية الإسلاموفوبيا الأوروبية المعروفة، إلى جانب عبارة استكشاف المريخ يؤكّد تشكّكهم في خطط حكام الإمارات لدخول نادي القوى الفضائية.

في الواقع، فإن تفعيل وتطوير برنامج الفضاء الإماراتي، على الرّغم من بعض الفوائد المستمدة منه، يخدم كطريقة في الصّراع على النفوذ في المنطقة بين القوى الغربية العظمى الرائدة. لتنفيذه، تمّ إنشاء قسم منفصل في وزارة الخارجية، وتعيين ولي عهد دبي رئيساً ومديراً عاماً للخطط والمشاريع الاستراتيجية لمركز محمد بن راشد للفضاء.

بدون قاعدة علمية وتكنولوجية كافية، يتمّ تطوير وبناء وإطلاق مركبة فضائية تحت رعاية مركز محمد بن راشد للفضاء في الخارج. لذلك، فإن برنامج الفضاء الإماراتي بأكمله ليس سوى تعاون عالي التكلفة مع الدول المتقدمة تقنياً، حيث يُخصص للإمارات دور المحفظة المالية فقط.

مع دخل كبير من بيع النفط والغاز والسياحة وإعادة التصدير ونقل البضائع المنتجة في أجزاء مختلفة من العالم، لا تمتلك الإمارات، مثل دول الخليج الأخرى، إنتاجا عالي التقنية. كل شيء من معدات صناعة النفط والغاز والأسلحة إلى السيارات والإلكترونيات والأجهزة المنزلية، يضطرون إلى استيرادها.

تجذب أمريكا الإمارات بشكل متزايد إلى فلك مصالحها، مثل دول الخليج الأخرى التي كانت تحت النفوذ البريطاني منذ عهد الاستعمار العسكري. لتغيير التوازن السياسي في المنطقة لصالحهم، يقومون بتنفيذ خطط وأساليب مختلفة، بما في ذلك من خلال إشراكهم في تعاون اقتصادي وعلمي وفني وثيق. لكن هذا التعاون أشبه بالابتزاز والاستغلال، حيث تقدم أمريكا نفسها على أنها راعية وحامية للدول العربية.

لذلك، وبعد الثناء على مهمة المريخ الإماراتية، قدم ممثلو وكالة الفضاء الأوروبية مساعدتهم في تنسيق الجهود وتحديد الأهداف الصحيحة. وفي الوقت نفسه، أعربوا عن قلقهم بشأن زيادة عدد الأقمار الصناعية في مدار أرضي منخفض، ووصفوها بأنها تهديد للتنمية المستدامة في استكشاف الفضاء. وفي إشارة غير مباشرة إلى رجل الأعمال الأمريكي إيلون ماسك، فإنهم يضعون بذلك المسؤولية الكاملة عن هذا التهديد على عاتق الولايات المتحدة.

يتطلب تنفيذ برنامجها الفضائي الخاص بها، والذي استيقظ فيه الاهتمام بالإمارات فجأة قبل أقل من عقد من الزمن، تكاليف مالية ضخمة وإنتاجاً عالي التقنية، فضلاً عن وجود مدرسة علمية جادة، سواء في مجال الفيزياء الأساسية أو علم الصواريخ. لكي يكون برنامج الفضاء فعالاً، يجب أن يكون مستقلاً، وله خططه وأهدافه الخاصة، يجب أن تتناسب مهامها مع واقع المشكلات وإمكانيات حلّها وفوائده. ولهذا من الضروري، أولاً وقبل كل شيء، أن تكون للدولة إرادتها السياسية الخاصة وقوتها لتطبيقها.

بالنظر إلى أن حكام الإمارات ليسوا أكثر من دمى غربية، فإن برنامجهم الفضائي لن يؤدي إلاّ إلى إهدار ممتلكات الأمة الإسلامية. إضافة إلى ذلك، فإن استهداف الشباب، انطلاقا من تصريحات قيادة وكالة الفضاء الإماراتية، يحمل خطراً مبدئيا، يقترح فكرة التحول إلى الغرب المتقدم تكنولوجيا بدلاً من الإسلام لحل جميع المشاكل.

نعم، يشجع الإسلام الإنسان على التفكير كثيراً في خلق الكون، وتعميق نظرته في ملامح هيكله والنظام الموجود فيه. ولكن، لا ينبغي أن يستند هذا التفكير إلى أفكار المادية والعلمانية وغيرها من الافتراءات الفلسفية أو الخيالية. يجب أن تكون نتيجة الملاحظة والتفكير تقوية الإيمان بالله خالق السماء والأرض، وإحياء حياة الإنسان وفقاً للنظام الذي يشرعه. وإلاّ فلن يكون في تفكير الإنسان معنى ولا فائدة.

 قال الله تعالى: ﴿إِنَّ فِي خَلْقِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ لَآياتٍ لِأُولِي الألباب * الَّذِينَ يَذْكُرُونَ الله قِياماً وَقُعُوداً وَعَلى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنا ما خَلَقْتَ هذا باطِلاً سُبْحانَكَ فَقِنا عَذابَ النَّارِ﴾.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

مصطفى أمين

عضو المكتب الإعلامي لحزب التحرير في أوكرانيا

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı