بريطانيا تنهب ثروات المسلمين باسم الحياة وتحرمهم منها باسم الدين!!
بريطانيا تنهب ثروات المسلمين باسم الحياة وتحرمهم منها باسم الدين!!

الخبر:   كشف تقرير لمجلس العموم البريطاني عن أن المسلمات هن أكثر فئات المجتمع حرمانا من الناحية الاقتصادية، وقالت لجنة المرأة والمساواة في المجلس إن عدد المسلمات في بريطانيا المعرضات للبطالة أو الباحثات عن عمل يفوق عدد أقرانهن عامة بمقدار ثلاثة أضعاف، كما يزيد عدد غير الناشطات اقتصاديا منهن على الضعفين. وقالت اللجنة إن الأدلة تشير إلى أن السبب الأكبر وراء هذا الحرمان "الحاد" الذي تشعر به المسلمات في بريطانيا هو دينهن، وتابعت اللجنة أن "آثار الإسلاموفومبيا (الخوف من الإسلام) على السيدات المسلمات يجب ألا يستهان بها."

0:00 0:00
Speed:
August 13, 2016

بريطانيا تنهب ثروات المسلمين باسم الحياة وتحرمهم منها باسم الدين!!

بريطانيا تنهب ثروات المسلمين باسم الحياة وتحرمهم منها باسم الدين!!

الخبر:

كشف تقرير لمجلس العموم البريطاني عن أن المسلمات هن أكثر فئات المجتمع حرمانا من الناحية الاقتصادية، وقالت لجنة المرأة والمساواة في المجلس إن عدد المسلمات في بريطانيا المعرضات للبطالة أو الباحثات عن عمل يفوق عدد أقرانهن عامة بمقدار ثلاثة أضعاف، كما يزيد عدد غير الناشطات اقتصاديا منهن على الضعفين.

وقالت اللجنة إن الأدلة تشير إلى أن السبب الأكبر وراء هذا الحرمان "الحاد" الذي تشعر به المسلمات في بريطانيا هو دينهن، وتابعت اللجنة أن "آثار الإسلاموفومبيا (الخوف من الإسلام) على السيدات المسلمات يجب ألا يستهان بها."

التعليق:

بات واضحا أن ما يُعرَف بحقوق الإنسان وحقوق المرأة في الغرب وتحديدا في بريطانيا ليس إلا لوحة ليبرالية بامتياز، يرفعونها حينما تفوح رائحة الموروث الحضاري الغربي من أنظمتهم الحالية. لتُطلّ علينا في كل مرة جهالات وظلمات النظام الإقطاعي الكنسي الذي اضطهد الناس وحرمهم من حقوقهم الطبيعية لقرون طويلة.

إن الإعلان العالمي لحقوق الإنسان وما تضمنه من إشادات بمبدأ الحرية والمساواة في الحقوق والكرامة بين الناس، ورفض التمييز بينهم على أي أسس، سواء أكانت على أساس العنصر أو اللون أو الجنس أو اللغة، سريعا ما يصطدم بالواقع حينما يتعلق الأمر بالمسلمين. ويُدهَس هذا "المثال الورقي" تحت عجلة المصالح الرأسمالية المنبثقة عن مبدأ معاداة الإسلام وأهله.

لقد أثبت سياق الأحداث في العالم أن شعارات حقوق الانسان وحقوق المرأة ليست إلا وسائل أراد بها الغرب الحفاظ على مصالحه، حيث يتم إشهار هذا الشعار تبعا لاتجاهات تلك المصالح النفعية المتجددة، ويتم إخفاؤه وتجاهله، أيضا، في مواقف أخرى حين تتطلب المصلحة ذلك.

فقد أشارت لجنة المرأة في مجلس العموم البريطاني أن الكثير من المسلمات في بريطانيا يواجهن "عقوبة ثلاثية" تؤثر على تطلعاتهن في البحث عن عمل، وهي أنهن سيدات، وأنهن من أقلية عرقية، وأنهن مسلمات. حيث يواجهن أشكالا من التمييز عندما يتقدمن للوظائف بسبب الملابس التي ترتديها بعضهن وبسبب دينهن وثقافتهن. وأن عدد المسلمات المعرضات للبطالة يفوق عدد النصرانيات البيضاوات المعرضات للبطالة بنسبة 71 في المئة، حتى وإن تساوى الطرفان في المستوى التعليمي ومهارات اللغة.

وهكذا فإن المرأة في بريطانيا ليست هي المرأة بعمومها وإطلاقها. وإنما هي المرأة "البيضاء أو غير المسلمة" وهذا التعريف وحده كفيل بأن يضمن لها جزءا من الحقوق، مع أن الناظر للتشريع الاقتصادي في بريطانيا لا يرى قانونا صريحا ينص على منع المرأة المسلمة من حقوقها أو حرمانها من أن تتمتع بوظيفة أو منصب. لكن عقلية العنصرية في المجتمع البريطاني وكراهية الإسلام والمسلمين والعداء لهم ومعاملتهم بإقصاء ودونية، كافيةٌ بأن تخلق ممارسات صارمة وعدائية ضدهم، ولا يخضع أصحابها عادة إلى محاسبة قانونية لأن مواقفهم تتغذى أساسا على مواقف الحكومة البريطانية التي تحارب الإسلام وأهله. فكيف لمن يحارب المسلمين عسكريا وفكريا في بلادهم أن يرعاهم ويضمن لهم حقوقهم في بلده؟!

ثم أليس من المفارقات لبلد مثل بريطانيا، يقوم اقتصادها على استعمار البلاد الإسلامية ونهب ثرواتها من غاز ونفط وفوسفات وذهب وغيرها من الثروات الباطنية والزراعية والبحرية... أليس من المفارقات فيها أن تحرم المسلمات من حقوقهن الاقتصادية البسيطة، مع أنهن من رعاياها؟ هنا يتجلى العداء البريطاني المتأصل للإسلام والمسلمين ويثبت أن النظرة لحقوق الإنسان في بريطانيا هي من جنس مبدأ الدولة، الذي يقوم على عدائية الدين وفصله عن الحياة، ومن لا يتبنى هذا المبدأ فلا حق له في الحياة إلا بمقدار ما يريدون هم إعطاءه له.

إن الدولة في الإسلام هي دولة رعاية للناس، وحقوق رعاياها في المأكل والمشرب والمسكن والصحة والتعليم مضمونة ومكفولة، للمرأة والرجل وللغني والفقير وللمسلم ولغير المسلم وللأسود والأبيض، ...، وحقوق المرأة خاصة إذا ما عجز الأب أو الزوج عن توفيرها فإن الدولة تأخذ على عاتقها هذه المسؤولية، كما أن فرص العمل متوفرة ومتاحة لها شأنها شأن الرجل وفي كل المجالات إلا ما استثناه الشرع، والدولة في الإسلام تفتح لها الأبواب وتحثها على الإبداع والتميز ليكون الهدف من العمل ليس فقط الكسب المادي وإنما يكون منتجا وعلما ينتفع به.

ومتى قامت دولة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة، التي تقيم وزنا للإنسان بوصفه إنسانا وترعاه وتتبنى مصالحه، فلن يكون للمرأة المسلمة حاجة لبريطانيا والعمل بها والسعي وراء ضمان حقوقها فيها، لأن دولتها حققت لها الرعاية والكفاية.

فلنعمل على استئناف عيشنا بالإسلام وإقامة دولتنا دولة الخلافة التي تآمرت عليها بريطانيا وأسقطتها، فالمرأة المسلمة ضاعت بضياع دولتها ولن تعود لها كرامتها وحقوقها إلا بعودتها.

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

نسرين بوظافري

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı