فشل خطط محمد بن سلمان الاستثمارية
فشل خطط محمد بن سلمان الاستثمارية

الخبر:   أعلنت شركات ومؤسسات إعلامية غربية عملاقة أنها ستقاطع مؤتمر استثمار ضخم في السعودية، على خلفية قضية اختفاء الصحفي جمال خاشقجي، علما أن لبعض هذه الشركات مشاريع كبيرة مع الرياض. (روسيا اليوم 2018/10/12م)

0:00 0:00
Speed:
October 15, 2018

فشل خطط محمد بن سلمان الاستثمارية

فشل خطط محمد بن سلمان الاستثمارية

الخبر:

أعلنت شركات ومؤسسات إعلامية غربية عملاقة أنها ستقاطع مؤتمر استثمار ضخم في السعودية، على خلفية قضية اختفاء الصحفي جمال خاشقجي، علما أن لبعض هذه الشركات مشاريع كبيرة مع الرياض. (روسيا اليوم 2018/10/12م)

التعليق:

كعادة أصحاب رؤوس الأموال في جبنهم وخوفهم من أي تغيرات في أوضاع البلاد التي ينوون الاستثمار فيها، وكعادة الخطط الاقتصادية الرأسمالية الفاشلة وغير المدروسة، كذلك هي القصة مع خطط جلب الاستثمارات الأجنبية من جانب الحكومة السعودية.

المؤتمر الذي تحدث عنه الخبر أعلاه هو في نسخته الثانية لهذا العام، والذي كانت نسخته الأولى العام الماضي في الموعد نفسه، غير أن النسخة الأولى منه لم تحقق ما كان يتوقعه محمد بن سلمان ولذلك فإنه يعيد الكرة مرة أخرى هذا العام، وذلك بالإضافة إلى جولة الشهرين حول العالم والتي قام بها في مطلع هذا العام لمحاولة جلب الاستثمارات، غير أن كل تلك المحاولات تبوء بالفشل تلو الفشل حتى الآن.

لقد اعتزمت حكومة ابن سلمان على جلب استثمارات أجنبية إلى داخل بلاد الحرمين وذلك من خلال محاولاتهم تغيير طبيعة المجتمع وعاداته وتقاليده، وذلك عن طريق فتح الأبواب على مصاريعها في جوانب استثمارية جديدة لم تكن موجودة في بلاد الحرمين من قبل، وذلك كخطط الاستثمار في مجالات كخصخصة القطاعات الحكومية، واكتتاب أرامكو، والترفيه والسياحة والرياضة وغيرها من المجالات والتي تتنافى مع أحكام الدين الإسلامي من جهة، ومع عادات وتقاليد المجتمع المحافظ في بلاد الحرمين من جهة أخرى، وبالتالي فإن الحكومة حاولت خلال الثلاثة أعوام الماضية إزالة هذه الحواجز وإقناع المستثمرين بأن الأمور قد تغيرت، غير أن الأمور لا تسير بحسب ما هو مخطط له... وسوف نعلق على ذلك من خلال النقاط التالية:

أولا: إنه ليس لقضية خاشقجي علاقة في انسحاب تلك الاستثمارات لا من قريب ولا من بعيد، بل هي شماعة وجدها المستثمرون مبررا مناسبا، وقد جاء في الوقت المناسب لكي تعلق عليه انسحابها من استثمارات كادت أن تقع في مستنقع خسائرها في بلاد الحرمين، هذا الأمر كان واضحا قبل قضية اختفاء الصحفي ومن جهات عدة؛ فالمستثمرون المنسحبون مثلا قام معظمهم بتوقيع اتفاقيات مع الحكومة السعودية منذ وقت طويل، ورغم ذلك فإنهم قاموا بتجميد كل شيء بانتظار التغييرات التي كانوا يتوقعونها في بلاد الحرمين، غير أن تلك التغييرات لم تصل إلى الحد الذي يعتبرونه مناسبا لهم لكي يضخوا أموالهم ويجنوا مقابلها الأرباح التي يتوقعونها، وبالتالي فإن الانسحاب في هذه الحالة هو الخيار المناسب، وهو الأمر الذي يحتاج فقط إلى مبرر أمام الإعلام، فجاءت قضية اختفاء الصحفي كمنقذ لهم.

ثانيا: إن طبيعة الاستثمارات التي يبحث عنها الرأسماليون الجشعون لا تتوفر في بلاد المسلمين بشكل عام وفي بلاد الحرمين بشكل خاص، وبالتالي فإنهم بحاجة إلى ما يسمونها "خلق فرص استثمارية جديدة"، وذلك من خلال تغيير عادات المجتمع بما يتعارض مع أحكام دينه، وهو الأمر الذي وقف في وجهه المجتمع في بلاد الحرمين بشكل قوي حتى الآن، فمشاريع مثل قيادة المرأة واحتفالات الترفيه والمناسبات الرياضية، لم تجد لها ذلك الرواج الكبير الذي كانت تتوقعه الحكومة في البداية، وهو ما أعطى مؤشرا قويا للحكومة ومن خلفها المستثمرون، بأن خطط الاستثمار المستقبلية سوف تؤول إلى فشل كبير في حال استمروا فيها، فحجم الاستثمارات في البلاد كما تتطلع له الحكومة لا يمكن أن يتحمل كمية الأموال الطائلة التي يخططون لضخها في المجالات الحالية، وبالتالي فإن الحكومة تعمل من جهتها إلى تأجيل الخطط شيئا فشيئا وسنة بعد سنة لإدراكها التام بأنها لن تنجح في الوقت الحالي، وفي الوقت نفسه تبحث لها عن مخرج، والمستثمرون من جهتهم يقومون بالانسحاب والتراجع عن وعودهم شيئا فشيئا.

ثالثا: إن الاستثمارات الناجحة والوحيدة في كل تلك القصة، هي استثمارات ترامب في محمد بن سلمان، فهي الاستثمارات التي كلفت ترامب زيارة واحدة إلى السعودية تبعها سيل جارف من الإهانات والمطالبات بالدفع، وهي التي يجني منها ترامب لأمريكا مليارات الدولارات التي تساعدها في معالجة أزمتها الاقتصادية بعض الشيء، وهذا الأمر لم ولن يعود على سلمان وابنه إلا بمزيد من غضب الله وغضب المسلمين عليهم.

إن على المسلمين حول العالم بشكل عام وفي بلاد الحرمين بشكل خاص، أن يعلموا أن أموال المسلمين وثرواتهم يتحكم فيها الجاهل والسفيه، وأنها في أيدي هؤلاء تصبح أداة في يد أعداء الأمة يقتلونهم بها، وذلك كما يحدث في صفقات الأسلحة التي يشتريها مختلف حكام المسلمين ليقتلوا المسلمين في الشام واليمن والعراق وأفغانستان وغيرها من بلاد المسلمين، كما أن على المسلمين أن يدركوا أن الضامن الوحيد لأموال الأمة الإسلامية وخيراتها، والحامي لها من وصول يد الأعداء إليها، إنما هو دولة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة، والتي سوف تكون بإذن الله حامية حمى الإسلام والمسلمين وأعراضهم وأموالهم ومقدراتهم جميعا.

﴿وَاللهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ﴾

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

ماجد الصالح – بلاد الحرمين الشريفين

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı