فتوى دائرة الشؤون الدينية التركية بخصوص إدارة التطوير العقاري
فتوى دائرة الشؤون الدينية التركية بخصوص إدارة التطوير العقاري

الخبر: "قام المجلس الأعلى للشؤون الدينية بتقييم شامل للفتوى الدينية، بسبب العديد من التساؤلات التي طرحها مواطنونا بما يتعلق بـ"مشروع إسكان المجلس الاجتماعي" والذي نفذته إدارة التطوير العقاري. وقد بيّن مجلسنا وبشكل حاسم في الفتوى التي أصدرها، أن الربا حرام دون أي شك وأنه من الحرام الاستفادة من القروض الربوية لشراء مسكن أو مركبة.

0:00 0:00
Speed:
January 27, 2020

فتوى دائرة الشؤون الدينية التركية بخصوص إدارة التطوير العقاري

فتوى دائرة الشؤون الدينية التركية بخصوص إدارة التطوير العقاري
(مترجم)


الخبر:


"قام المجلس الأعلى للشؤون الدينية بتقييم شامل للفتوى الدينية، بسبب العديد من التساؤلات التي طرحها مواطنونا بما يتعلق بـ"مشروع إسكان المجلس الاجتماعي" والذي نفذته إدارة التطوير العقاري. وقد بيّن مجلسنا وبشكل حاسم في الفتوى التي أصدرها، أن الربا حرام دون أي شك وأنه من الحرام الاستفادة من القروض الربوية لشراء مسكن أو مركبة. وقد توصل المجلس إلى خلاصة أن المشروع المذكور يخاطب الناس ذوي الدخل المنخفض أو المتوسط؛ والذين لا يستطيعون أو أنهم بالكاد يستطيعون دفع تكاليف الحياة إذا دفعوا أجورا، وهم في الوقت نفسه غير قادرين على الاستدانة من أي مكان آخر لشراء منزل، وبالتالي فمن أجل امتلاك منزل من خلال هذا المشروع فإنه لا يمكن تصنيفه على أنه قرض ربوي حرام. ولكن على العكس، فإن الربا هي زيادة متوقعة من أحد الأطراف على الاتفاقية والتي لا يوجد ما يعادلها وتعد ربحا غير مشروع. وبالتالي، فإن الربا الذي يرى فيه الإسلام ربحا غير مشروع، وما هو إلا حرب شرسة تشن ضده، لا يمكن اعتباره نتيجة لهذا المشروع الإسكاني الاجتماعي". (موقع المجلس الأعلى للشؤون الدينية، 2020/01/22م)

التعليق:


إن دائرة الشؤون الدينية نشرت الفتوى المذكورة أعلاه في 16 كانون الثاني/يناير 2020. لكنها لم تنشرها للعامة وهذه من الأساليب والطرق التي تتبعها. وبالنظر إلى تصريحاتها، نرى أن السبب الرئيسي لإصدار هذه الفتوى يكمن بمفهوم "الضرورة". ومرة أخرى، فإن هناك سببا آخر لهم لإصدار فتوى كهذه لأنها تمت من الدولة، ولا تسعى الدولة لتحقيق أي ربح من هذه العملية. إن هذه الأسباب هي التفسير الأساسي إضافة إلى بعض الأسباب الأخرى.


ونحن هنا نريد أن نبين ما يتعلق بفتوى دائرة الشؤون الدينية:


1- إننا لا نعتبر أنه من الضرورة أن نركز على نقد وجهة نظر مجلس الفتوى والتي تعتبر أن فرق التضخم لا يمكن اعتباره زيادة ربوية. لا شك أن الزيادة الربوية حرام. كما أنه في العقود التي جهزتها إدارة التطوير العقاري في تركيا فإنها تضع هذا ضمن بند الزيادة الربوية والتي يوقع عليها كلا الطرفين.


2- إن إدارة الإسكان العام، والتي هي مشروع تملكه الدولة، قد قامت ببناء منازل لسنين عديدة، وتعرضها للبيع تحت شروط معينة. إلا أن عقود البيع التي صاغتها إدارة الإسكان العام التركية تُفحص بعناية، حيث إن سعر العقار المُباع يكون غير واضح. وذلك لأن الأقساط التي يجب دفعها شهريا حسب العقد تزداد حسب معدل مؤشر أسعار المستهلك ومؤشر أسعار الجملة كل عام. وبالتالي، لا يكون هناك جزم في العقد بطرق عدة.


3- العقار الذي يتم شراؤه لا يمكن بيعه إلى شخص آخر حتى يتم استكمال كل الدفعات وإصدارها بالتبادل خلال فترة محددة. فقط يمكن الاستفادة من حق الانتفاع. ولكن، حسب الشريعة الإسلامية، فإنها تعطي حق التصرف كاملا بأي بضاعة أو خدمة تم شراؤها.


4- عدد كبير من هذه المشاريع تم عرضها للبيع في وقت لم يكن قد تم فيه وضع الأساسات. وبهذا يكون البيع بيع مجهول وهو أمر محرم تماما في الإسلام.


5- إن من النقاط المهمة فيما يتعلق بهذه القضية هي الآتي: إن السبب وراء هذه المشاكل المتشابهة هو النظام الرأسمالي الظالم نفسه. إن محاولة إصلاح قسوة النظام ببعض الفتاوى هو أمر حرام. فنحن نواجه العديد من الصعوبات في هذه الأوقات بسبب العلماء الذين ينشرون فتاوى حسب رغبة وأهواء الحكام والنظام السياسي الحالي. إلا أنه يجب على العلماء الذين أصدروا هذه الفتوى أن يقفوا في وجه الظلم والاضطهاد الذي سببه السياسيون من خلال الوقوف بحزم مع الحق. حيث تقع عليهم مسؤولية تبيان شرع الله، وفرض ما أحله الله وتحريم ما حرّمه. وما لم يفعلوا، يكونون قد بدلوا حكم الله، فالله سبحانه يقول: ﴿فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَـٰذَا مِنْ عِندِ اللَّـهِ لِيَشْتَرُوا بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَوَيْلٌ لَّهُم مِّمَّا كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَّهُم مِّمَّا يَكْسِبُونَ﴾ [البقرة: 70]


6- مع استمرار النظام الرأسمالي الفاسد الذي نعيش فيه، فإن مشاكل المسلمين لن تنتهي أبدا. حيث إن هذا النظام تم تأسيسه للاضطهاد واستحداث المشاكل. ومن المؤكد أنه من الحرام إصدار فتاوى تتنافى مع مصلحة المسلمين الذين يتمتعون بحد معين من الحسّ الإسلامي، بهدف إرضاء الحكام. فمهما كانت النوايا وأمانة أولئك الذين أصدروا هذه الفتوى، فهم بحاجة إلى التفكير مرة أخرى وتصحيح هذا الوضع. حيث إن أغلب هذه الأمة، والتي على الرغم من كل أنواع المشتتات، ليست بعيدة عن الصلاح، وقد بينت بكل وضوح عدم رضاها وسخطها على هذه الفتوى. فالأمة الإسلامية هي خير أمة أخرجت للناس. وخير هذه الأمة يمكن تجسيده بالكامل بتطبيق الشريعة الإسلامية كاملة عن طريق الخلافة الراشدة على منهاج النبوة. وبهذا، وبدلا من إصدار فتاوى الهدف من ورائها إرضاء الحكام الحاليين، فإن على العلماء عدم الامتناع عن قول الحق والحقيقة، والعمل على إقامة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة. فليس من أخلاق العلماء إصدار فتاوى كاذبة يهدمون بها حياتهم الآخرة.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
محمد حنفي يغمور

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı