حكام المسلمين هم خط الدفاع الأول لأمريكا الصليبية في حربها ضد الإسلام
حكام المسلمين هم خط الدفاع الأول لأمريكا الصليبية في حربها ضد الإسلام

ورد في صحيفة الفجر الباكستانية بتاريخ 03 شباط/فبراير 2017: قال المتحدث باسم وزارة الخارجية الباكستانية نفيس زكريا في الإيجاز الصحفي الأسبوعي حين الإجابة على سؤال حول القيود على السفر إلى الولايات المتحدة التي فرضها الرئيس الأمريكي...

0:00 0:00
Speed:
February 10, 2017

حكام المسلمين هم خط الدفاع الأول لأمريكا الصليبية في حربها ضد الإسلام

حكام المسلمين هم خط الدفاع الأول لأمريكا الصليبية في حربها ضد الإسلام

(مترجم)

الخبر:

ورد في صحيفة الفجر الباكستانية بتاريخ 03 شباط/فبراير 2017: قال المتحدث باسم وزارة الخارجية الباكستانية نفيس زكريا في الإيجاز الصحفي الأسبوعي حين الإجابة على سؤال حول القيود على السفر إلى الولايات المتحدة التي فرضها الرئيس الأمريكي دونالد ترامب "إنه حق سيادي لكل بلد أن يقرر سياسة الهجرة لديه"، و"يستحسن للبلدان اعتماد السياسات التي ليست عرضة للاستغلال كأدوات للدعاية من قبل الكيانات التي ترغب في رؤية الشقوق في التحالف ضد التطرف والإرهاب على أسس دينية"، وأضاف "باكستان والولايات المتحدة لديهما علاقات طويلة الأمد وتعاون في مختلف المجالات ونحن نتطلع إلى مواصلة تعزيز هذه العلاقات".

التعليق:

فرض ترامب مؤخرا حظرا على دخول المسلمين من سبع بلاد إسلامية إلى الولايات المتحدة، مع منح الأولوية للأفراد من أديان أخرى. وقد أشار صراحةً وعلناً أن الإسلام هو المشكلة بدلا من كون المشكلة في عدد قليل من الأفراد. فهو يربط في تصريحاته الإسلام مباشرة (بالإرهاب)، وقد ناقش خططه الرامية إلى تجديد وإعادة تسمية برنامج الحكومة الأمريكية "مكافحة التطرف العنيف"، أو CVE الذي يهدف إلى مكافحة جميع الأيديولوجيات العنيفة، ليصبح "مواجهة التطرف الإسلامي" أو "مواجهة التطرف الراديكالي الإسلامي"، حتى يكون التركيز على الإسلام وحده. ليس هذا فحسب بل إنه قام باختيار الأفراد في المناصب الرئيسية في إدارته الذين يحملون على وجه التحديد وجهات نظر مماثلة ويظهرون عداء مفتوحا تجاه الإسلام. النظام في باكستان لم يكتف بتقديم دعمه لمثل هذه الإدارة المعادية للإسلام على الفوز في الانتخابات ولكنه أيضا دافع عن وجهات نظرها. في الوقت الذي يشعر فيه المسلمون في جميع أنحاء العالم بالغضب ويقفون بحزم ضد الهجمات المفتوحة على الإسلام، يأتي من يسمّون بـ"زعماء" المسلمين في باكستان لإنقاذ الصليبيين الأمريكيين في البيت الأبيض. لقد كانت الحكومات المتعاقبة في باكستان مخلصة في خدمة أسيادها في واشنطن والامتثال لخططهم ومطالبهم. لكن هذه الهجمات المفتوحة على الإسلام، والصمت المطبق أو الاعتراف العلني من بقية من يسمون "زعماء" العالم الإسلامي ليس جديدا، ويتحدث بوضوح عن دعمهم لمثل هذه الهجمات. وكما ورد في صحيفة الفجر بتاريخ 1 شباط/فبراير 2017: قال وزير خارجية دولة الإمارات المتحدة الشيخ عبد الله بن زايد آل نهيان إن الولايات المتحدة اتخذت قرارا ضمن ما وصفه بأنه "قرار سيادي" وأن الحظر غير موجه ضد المسلمين.

هؤلاء الحكام المثيرون للاشمئزاز والذين قامت بتنصيبهم القوى الاستعمارية، هم بمثابة خط الدفاع الأول في تأمين مصالحها والدفاع عن وجهات نظرها. وبمثابة ذر الرماد في العيون، فإنه حتى الذين أظهروا الدهشة لمثل هذه الآراء من قبل إدارة ترامب كانوا أكثر قلقا على "مكافحة الإنتاجية" أو "صعود التطرف" من القلق فعلا على "الهجوم على الإسلام" نفسه.

حيث قال وزير الداخلية الباكستاني شودري نزار علي خان في 31 كانون الثاني/يناير 2017، "هذه الخطوة لن تؤثر على الإرهابيين، إلا أنها سوف تزيد من مآسي ضحايا الإرهاب".

وقال بيان منظمة المؤتمر الإسلامي المؤرخ 31 كانون الثاني/يناير 2017: "إن هذه الأعمال الانتقائية والتمييزية من شأنها أن تُصعد من أوار خطاب التطرف وتقوي شوكة دعاة العنف والإرهاب"، ودعت المنظمة حكومة الولايات المتحدة إلى "إعادة النظر في هذا القرار العام ومواصلة التزامها الأخلاقي باتخاذ مواقف ريادية تبعث على الأمل في فترة عصيبة يموج فيها العالم بالاضطرابات".

فهل عدم عند هؤلاء الزعماء حتى الحد الأدنى من الحب أو الارتباط بالإسلام الذي يشعرهم بالغضب، ويدفعهم على الأقل إلى إعلان اتخاذ إجراءات عسكرية واقتصادية ضد أمريكا الصليبية؟! إن هؤلاء لا يشعرون بالعار في تحالفهم وتفانيهم في خدمة هذه القوى الاستعمارية التي تعتدي على الإسلام وتقصف المسلمين بمن فيهم النساء والأطفال، وتغزو بلاد المسلمين وتغتصب مواردهم. يقول الله سبحانه وتعالى: ﴿إِنَّمَا يَنْهَاكُمْ اللَّهُ عَنْ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ﴾.

وعلى الرغم من أن سياسات الإدارات الأمريكية السابقة ضد الإسلام كانت لا تختلف عن هذه لكن إعلان ترامب عداءه ضد الإسلام "علنا"، قد أزاح قناع أمريكا المغطى بالسكر، وفضح ليس فقط أمريكا ولكن أيضا حكام المسلمين الذين وقفوا بقوة في خدمتهم. كانت الهيمنة السياسية الأمريكية بالفعل في أضعف مرحلة لها ولكن مع تجدد هذه الأحداث أو التي ستحدث لاحقا فإن التصدعات ستكون أكثر وضوحا. إن الأمة الإسلامية بسبب إدراكها تقف شامخة ضد هذه الحرب الصليبية حين تخرج إلى الشوارع وعلى وسائل الإعلام الإلكترونية وغيرها من المحافل. ولكن الحاجة الملحة للساعة هي إقامة الخلافة على منهاج النبوة وبعد ذلك فقط يمكن ضمان سقوط الهيمنة الأمريكية. إن على المسلمين العمل بكامل جهدهم لإقامة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة التي تضمن وحدة المسلمين وأراضيهم، واستعادة عز الإسلام وكرامة نبيه وحماية المسلمين.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

محمد صلاح الدين

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı