حكاية القروض والإفلاس
حكاية القروض والإفلاس

الخبر:   إن أسوأ ما تمّ إخفاؤه عن الأزمة الاقتصادية الحالية هو أنها نتجت عن إثقال حكامنا كاهل الناس بديون ضخمة بينما جنوا هم عائداتها  لشراء العقارات وإنشاء الشركات وللحصول على الجنسيات في الخارج.

0:00 0:00
Speed:
May 29, 2022

حكاية القروض والإفلاس

حكاية القروض والإفلاس

(مترجم)

الخبر:

إن أسوأ ما تمّ إخفاؤه عن الأزمة الاقتصادية الحالية هو أنها نتجت عن إثقال حكامنا كاهل الناس بديون ضخمة بينما جنوا هم عائداتها  لشراء العقارات وإنشاء الشركات وللحصول على الجنسيات في الخارج.

التعليق:

لقد كان أهل باكستان منذ إنشائها ضحية تدهور مستمر وسريع في كل جوانب الحياة. ويبدو أن التضحيات التي قدّمها أجدادهم في سبيل  العيش في دولة مستقلة تُدار وفقاً لأحكام الله سبحانه وتعالى قد ضاعت هباء، فقد كانت باكستان وقت إنشائها متأخّرة جدا من الناحية الاقتصادية وقد ورثت القليل من الموارد وكانت تعتمد بشكل أساسي على الزراعة. ها وقد أصابت الأمة من عدم اليقين حيث لم يكن لها دستور، تماماً مثل طفل يولد بدون الأعضاء الحيوية. وقد شهدت البلاد تغيراً سريعاً لرؤساء الدولة. وكان قانون الهند البريطانية معمولا به وتم وضعه في مرتبة الإله. ووضعت عملية التقسيم الناس في وضع الناجين، كالرجل الذي تُرك بمفرده للقتال وعليه البقاء على قيد الحياة.

لقد نزع هذا الوضع الثقة والشجاعة من الناس. وتزايد الضرر بسبب القيادة دون تحديد اتجاه، مما أدى إلى فرقة الناس وانتشار السلبية واليأس بينهم. ونتيجة لاعتماد الاقتصاد على الزراعة ازدهر الإقطاع، وظهر احتكار الأراضي الظالم.

ينقسم البلد إلى فئتين رئيسيتين: الطبقة الحاكمة والطبقة المحكومة، ويعتبر عقد الخمسينات من القرن الماضي عقد النمو الصناعي، وبالرغم من هذا التغيير الوحيد كانت النتيجة إضافة الصناعيين إلى الطبقة الحاكمة. وذهبت الموارد والسلطة إلى أيدٍ  فاسدة، وأدى الصراع الداخلي إلى تغييرات سريعة في الطبقة الحاكمة. هذا النمط ازداد سوءاً وأصبح أهل البلد الزاخر بالموارد والعقول والإيمان أسرى لصندوق النقد الدولي. فقد ارتفع الدّين على باكستان من صندوق النقد الدولي من 70 مليار روبية إلى 811 مليار روبية. وفقاً للخبراء، تحتاج باكستان إلى 28 مليار دولار لتلبية احتياجاتها التمويلية، وهذا أيضاً الحلّ المؤقت يجعل باكستان خاضعة لظروف مهينة، ليس هذا فحسب بل  يجبرها على أن تقع في مزيد من الديون، حيث أن عدم الاقتراض سيؤدي إلى الإفلاس. في حين أن أخذه ستكون له عواقب وخيمة. إن السياسات المخزية التي نصح بها صندوق النقد الدولي وتبنتها حكومتنا تضع على عاتق الناس عبئاً إضافياً. فمن خلال الضرائب، أصبحت الاحتياجات الأساسية مثل الطعام والتعليم والصحة والملابس من الكماليات، والتي لم تكن متاحة إلاّ لعدد قليل من المتميزين.

إن باكستان دولة تقع في أحد أفضل المواقع الجغرافية الاستراتيجية في العالم، ولديها ثاني أكبر مناجم الملح، وثاني أكبر احتياطي للفحم، واحتياطيات من الذهب والنحاس وثروة هائلة من الشباب. ومع ذلك طورت باكستان ثقافة قروض شريرة، وهو أمر مشابه لاقتراض الوقود لتشغيل سيارتك، وهو شيء غير مقبول؛ حيث يصبح الخزان على بُعد بضعة كيلومترات فارغاً، فتضطر إلى العودة إلى محطة البنزين، وهذا هو حال باكستان مع صندوق النقد الدولي.

اليوم، يوجد في باكستان ثاني أسرع معدل تضخم في آسيا والبنك المركزي يكافح لترويضه. وفي المشهد المقابل ستحتفظ الدولة الإسلامية بعائدات كافية في خزينة الدولة حتى تتمكن من إدارة شؤون رعاياها. ولن تتعامل دولة الخلافة مع هذه المؤسسات المقرضة، هذا ومن المعلوم أن القرض الأصلي قد تمّ سداده مراراً وتكراراً.

ستدر الملكية العامة للنفط والغاز والكهرباء عائدات جيدة. وستنتهي الضرائب المعيقة والخانقة على الزراعة والصناعة، وسيؤدي ذلك إلى تنشيط الإنتاج وزيادة الربح. أما قضية الخصخصة فسيتمّ التعامل معها وفق أحكام الشريعة الإسلامية. حيث تنص المادة 138 من مسودة الدستور على أن "المصنع من حيث هو من الأملاك الفردية إلا أنّ المصنع يأخذ حكم المادة التي يصنعها". وفيما يتعلق بالزراعة في شبه القارة الهندية، يجب أن نتذكر أنها كانت قوة في ظل الإسلام، وتنتج 25٪ من الناتج الإجمالي العالمي. قال الله سبحانه وتعالى: ﴿أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا۟ نِعْمَتَ اللَّهِ كُفْراً وَأَحَلُّوا۟ قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ﴾.

ليس الخسارة الدنيوية فقط ما يجب علينا نحن المسلمين أن نحسب حسابه ولكنه في الدرجة الأولى نوال رضوان الله. إن كرامة الفرد وعزة الأمة تكمن في تطبيق أحكام القوي الجبار الذي كرمهم وأعزهم. ولا يكون ذلك إلا تحت قيادة الخليفة الراشد، حينها ستزدهر الأمة الإسلامية إن شاء الله وستصبح نموذجاً يُحتذى به.

أيها الإخوة والأخوات هذا نداء لنقوم بواجبنا تجاه ديننا وربنا.

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

إخلاق جيهان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı