حكومة الإمارات تُعلي هُبل... والله أعلى وأجلّ
حكومة الإمارات تُعلي هُبل... والله أعلى وأجلّ

الخبر: خصصت الحكومة الإماراتية أرضاً مساحتها 20 ألف متر مربع لبناء أكبر معبد هندوسي في الإمارات وذلك في منطقة الوثبة في أبو ظبي. وسيكون جاهزاً لاستقبال الزوّار قبل نهاية عام 2017 وقد تبرعت حكومة أبو ظبي بالأرض، في حين سيتم الاعتماد على تمويل خاص لبناء المعبد تحت إشراف لجنة تنسيق المعبد، التي يرأسها البليونير ورجل الأعمال الهندي ب. ر. شيتي. وقال شيتي: "إن الإمارات خير مثال على التسامح الديني وتقبل الآخر في دولة سكانها من جنسيات مختلفة ويعيشون في تناغم".

0:00 0:00
Speed:
October 13, 2016

حكومة الإمارات تُعلي هُبل... والله أعلى وأجلّ

حكومة الإمارات تُعلي هُبل... والله أعلى وأجلّ

الخبر:

خصصت الحكومة الإماراتية أرضاً مساحتها 20 ألف متر مربع لبناء أكبر معبد هندوسي في الإمارات وذلك في منطقة الوثبة في أبو ظبي. وسيكون جاهزاً لاستقبال الزوّار قبل نهاية عام 2017 وقد تبرعت حكومة أبو ظبي بالأرض، في حين سيتم الاعتماد على تمويل خاص لبناء المعبد تحت إشراف لجنة تنسيق المعبد، التي يرأسها البليونير ورجل الأعمال الهندي ب. ر. شيتي.

وقال شيتي: "إن الإمارات خير مثال على التسامح الديني وتقبل الآخر في دولة سكانها من جنسيات مختلفة ويعيشون في تناغم".

التعليق:

كل دين غير دين الإسلام فهو كفر وضلال، وكل مكان للعبادة على غير دين الإسلام هو بيت كفر وضلال، لم تتوان الحكومة الإماراتية في الاستجابة لمطلب الهندوس أشد الناس عداوة لله ولرسوله وللمسلمين في إطار نشر ثقافة (التسامح والاعتدال)، وفي تجاهل تام لموجة الغضب الشعبي، الذي أثار حفيظة جزء كبير من أهل الإمارات وعادوا إثر هذه القصة إلى قصص أبعد من ذلك متطرقين إلى موضوع الوجود النصراني الصليبي وإلى شعورهم بصفتهم مسلمين بأنّ حكومتهم تحارب الإسلام، رغم النشازات الفكرية والإعلامية التي تعتبر هذا المشروع "الشركي" مثالا لرسالة التعايش والسلمية والتسامح.

هذا المعبد الهندوسي في إمارة أبو ظبي، ليس هو الأول في دولة الإمارات. ففي عام 1958، منح الشيخ راشد بن سعيد آل مكتوم إذناً لقيام المعبد الهنودسي الأول في دبي، فأقيم في الطابق الأول في أحد مباني السوق القديمة في بور دبي، ورغم حالات الاستياء العارمة التي سُجّلت آنذاك، إلا أن الحكومة وبإصرار متعمّد، تعاود الجُرم نفسه وتعطي مساحات من أرضها للمشركين الهندوس، الذين كانوا وما زالوا يرتكبون أبشع المجازر ضد المسلمين في الهند، فينتهكون الأعراض ويُدمّرون المساجد ويذبحون الرضع ويحرقون الناس وهم أحياء، ويتواطؤون مع أقرانهم في البشاعة، بوذيي ميانمار، ليمارسوا أبشع الانتهاكات الإنسانية، حتى وصل الأمر أن استباحوا أكل لحوم المسلمين وتوزيعها على فقراء المشركين...

نعم، حكومة الإمارات تمنح أراضيها للسفاحين والحاقدين، ليُقيموا فيها طقوس الكفر ويرفعوا فيها الأصنام ويتزوجوا ويحرقوا موتاهم ويتعبّدوا لغير الله، على مرأى ومسمع من المسلمين وعلى أرض الإسلام وعلى بعد كيلومترات قليلة من بيت الله الحرام، ومن مدينة رسول الله r، فأيّ تحدّ لله ورسوله هذا وأي استهتار واستفزاز لمشاعر المسلمين؟؟

هذا هو الوجه الأصلي والقبيح لمعنى التعايش والانفتاح على الآخر، والذي يعني في حقيقته التفريط في عقيدتنا والتنازل عن أحكام ربنا والرضا بالدنية في ديننا ومصافحة أعدى أعدائنا وقبولهم بيننا وفتح كل الأبواب أمامهم لممارسة عبادة الشرك والكفر... هذا هو التعايش وقبول الآخر وأي آخر؟ بل قبول الشرك باسم قانون حرية الأديان... وما يُتاح للمشركين على أرض الإمارات، هو نفسه بل وأكثر منه ما يُعطى للكفار الصليبيين المتمتعين في خيرات هذه البلاد، حيث تُدقُ نواقيس بعض الكنائس في أبو ظبي وترتفع أصوات تلاواتهم وصلواتهم، في الوقت نفسه الذي تُمنع فيه المآذن وتُحظر المساجد في دول كثيرة من أوروبا لنفي أسطورة "التعايش والتسامح" عند الغرب، لكنه على أرض الإسلام يُصبح حقا مكتسبا ويُتّهم من يمنعه بالأصولي والحاقد والإرهابي...

حكومة الإمارات التي تُضيّق على "الوافدين" العرب من خلال فرض شروط مجحفة في تأشيرات الدخول والإقامة، وخصوصا القادمين من بلدان الربيع العربي، حيث أغلقت أبوابها أمام لاجئي سوريا وخذلتهم في بلادهم، أما في اليمن فقد امتدّت أيادي بطشها إلى المشاركة في قصف أهل اليمن وتشريد آلاف الأطفال وتجويعهم، وتُعتبر الإمارات حليفا أساسيا هي وجارة السوء السعودية في قيادة التحالف العربي، حيث تنطلق صواريخ القصف من قواعدهم العسكرية القائمة على أرض الجزيرة العربية لتزهق أرواح المسلمين وتستبيح دماءهم، لتصبح اليمن أفقر دولة في الشرق الأوسط رغم أن جارتها و(شقيقتها) الإمارات هي ثاني أغنى دولة في الخليج والثامنة في الترتيب العالمي.

إنها عنهجية الحكام حينما تُتاح لهم المكاسب والمناصب، فيعيثون في الأرض فسادا وإفسادا، وإنها سطحية الفكر وانعدامه، حينما يرون أن نهضة شعوبهم تستقيم ببناء الأبراج وإعلائها، وإنه تطاول على الله ورسوله أن تكون أراضي المسلمين وبخاصة جزيرة العرب، متاحة مباحة لعبّاد البقر والنار والصليب، يُعَان فيها على الكفر وعلى إظهاره وإعلائه، فضلا عن كونها مرتعا لأوكار المخابرات العالمية وللقواعد العسكرية الأمريكية والبريطانية...

لن يحفظ حرمة هذا الدين العظيم إلا دولة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة التي تُنافح عن حرمات الله وشعائره، ولا تظاهر الكفار على المسلمين ولا تتولاهم بل تعمل على حمل هذا الدين ليبلغ أمره ما بلغ الليل والنهار وشعارها في ذلك "الإسلام أو الجزية أو الحرب".

قال تعالى: ﴿تَرى كَثِيراً مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ أَنْفُسُهُمْ أَنْ سَخِطَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذابِ هُمْ خالِدُونَ﴾ [المائدة: 80]

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

نسرين بوظافري

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı