حكومة السودان تلتزم للمجتمع الدولي بدراسة اتفاقية سيداو! ومجرد الرضا بدراسة الكفر سقوط
حكومة السودان تلتزم للمجتمع الدولي بدراسة اتفاقية سيداو! ومجرد الرضا بدراسة الكفر سقوط

الخبر:   أعلن المجلس القومي لرعاية الطفولة عن إجراء الحكومة دراسة حول اتفاقية القضاء على جميع أشكال التمييز ضد المرأة (سيداو)، وأوضحت ممثل المجلس القومي للطفولة أميمة عبد الوهاب خلال حديثها في ورشة (مناصرة سياسات الطفولة) بالبرلمان أمس طبقاً لـ (باج نيوز) أن مدة الدراسة 4 سنوات بدأت منذ العام الماضي، وأضافت (بعد الفراغ من الدراسة سيحدد توقيع السودان على الاتفاقية أو رفضها)، وأشارت إلى أن السودان التزم للمجتمع الدولي بإجراء دراسة حول المواد التي يرفض التوقيع عليها بالاتفاقية، وتابعت (بعد أربع سنوات لا بد من التطور لا سيما بعد بداية دراسة الاتفاقية لأنه التزام للمجتمع الدولي). (آخر لحظة 2018/03/07م)

0:00 0:00
Speed:
March 13, 2018

حكومة السودان تلتزم للمجتمع الدولي بدراسة اتفاقية سيداو! ومجرد الرضا بدراسة الكفر سقوط

حكومة السودان تلتزم للمجتمع الدولي بدراسة اتفاقية سيداو!

ومجرد الرضا بدراسة الكفر سقوط

الخبر:

أعلن المجلس القومي لرعاية الطفولة عن إجراء الحكومة دراسة حول اتفاقية القضاء على جميع أشكال التمييز ضد المرأة (سيداو)، وأوضحت ممثل المجلس القومي للطفولة أميمة عبد الوهاب خلال حديثها في ورشة (مناصرة سياسات الطفولة) بالبرلمان أمس طبقاً لـ (باج نيوز) أن مدة الدراسة 4 سنوات بدأت منذ العام الماضي، وأضافت (بعد الفراغ من الدراسة سيحدد توقيع السودان على الاتفاقية أو رفضها)، وأشارت إلى أن السودان التزم للمجتمع الدولي بإجراء دراسة حول المواد التي يرفض التوقيع عليها بالاتفاقية، وتابعت (بعد أربع سنوات لا بد من التطور لا سيما بعد بداية دراسة الاتفاقية لأنه التزام للمجتمع الدولي). (آخر لحظة 2018/03/07م)

التعليق:

إن الدول المصدقة على هذه الاتفاقية، مطالبة بتكريس مفهوم المساواة بين الجنسين في تشريعاتها المحلية، وإلغاء ما يسمى بالأحكام التمييزية في قوانينها، والقيام بسن أحكام جديدة للحماية من أشكال ما يسمى بالتمييز ضد المرأة. وكذلك عليها إنشاء محاكم ومؤسسات عامة لضمان ذلك. إن دراسة هذه الاتفاقية لم تكن في نظر الحكومة مسألة شرعية فقهية تأخذ الحكم الراجح وتترك المرجوح كما يفترض بها كدولة تحكم مسلمين، بل هي توجهات سياسية واضحة نحو الغرب الذي صمم هذه الاتفاقية بوجهة نظره (فصل الدين عن الحياة)، وفرض على العالم الالتزام بها بالترغيب والترهيب، وتعد هذه الدراسة من حكومة السودان التزاماً للمجتمع الدولي، كما صرحت بذلك رئيس المجلس القومي للطفولة، ولكن هذا الالتزام للمجتمع الدولي، ليس التزاماً بتطبيق قناعات وقيم الإسلام، دين رب العالمين، بل هو التزام بالقيم الغربية، والتي أطلقوا فيها العنان للمرأة أن تفعل الفاحشة، وأن تتزوج بمن تشاء، مهما كانت ديانته! وأن لها الحق في فسخ عقد الزواج متى تشاء، فكيف تدرس مثل هذه القيم أصلاً، والتي تستهدف المرأة المسلمة التي هي ركيزة المجتمع، وصانعة الرجال لتنحط المرأة المسلمة إلى درك النموذج الغربي للمرأة؟!

وقد سبق وأن حذرنا بأن تغيير قانون الأحوال الشخصية، (بما في ذلك رفع سن الزواج، وتقييد أو منع تعدد الزوجات، وتجريم من يدافع عن عرضه، وحق المرأة في فسخ عقد الزواج) ما هو إلا إكمال لعلمنة النظام الاجتماعي، واستجابة لمطالب الداعين لتطبيق اتفاقية سيداو.

إن تصريحات ممثل المجلس القومي للطفولة، تدل بشكل واضح على تأثر المجلس، بل سيره العملي الواضح في تطبيق ما يتلاءم مع اتفاقية سيداو بمدح الاتفاقية بأنها التزام دولي وأنه لا بد بعد الأربع سنوات من التطور.

يا من تقرؤون كتاب الله، وتؤمنون بأحكامه، ماذا نقول لله تعالى يوم الوقف العظيم، ونحن نتلو قوله سبحانه وتعالى: ﴿يُوصِيكُمُ اللّهُ فِي أَوْلاَدِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأُنثَيَيْنِ﴾ واتفاقية سيداو تقول بإنهاء أي تفرقة أو استبعاد أو تقييد، يتم على أساس الجنس ويكون من آثاره أو أغراضه توهين أو إحباط الاعتراف للمرأة بحقوق الإنسان، والحريات الأساسية، بصرف النظر عن حالتها الزوجية، وعلى أساس المساواة بينها وبين الرجل، والله سبحانه يقول في تحريم زواج المسلمة من كافر في نص واضح، لا يحتمل إلا معنى واحداً ليس غير، وهو أن المسلمة لا تحل للكفار، وأن الكفار لا يحلون لها ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لا هُنَّ حِلٌّ لَّهُمْ وَلا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ﴾. أمّا سيداو فتعتبر ذلك تمييزاً ضد المرأة على أساس الدين، وحكومة السودان، وهكذا وبكلّ جرأة على الله وعلى كتاب الله، تفكر جدياً منذ عام في أن تدرس هذا الكفر الصراح، الذي يناقض آيات الله المحكمة، قطعيّة الدّلالة، مناقضة تامّة صريحة ووقحة!! وهي بذلك تشايع قادة الغرب الكافر الذين أعلنوها حربا صليبيّة على المسلمين في العالم، والذين صرّحوا أكثر من مرّة بأنّهم سيختارون لنا إسلاماً "معتدلا" معدّلا، على هوى الكافر الحاقد على الإسلام وأحكامه.

إن اتفاقية "سيداو" هي لحمل شعوب العالم وبخاصّة المسلمين منهم، على تبني القيم الغربية الفاسدة، المنحطة، من مساواة للمرأة بالرجل وإطلاق للحريات الجنسية، وإباحة الإجهاض، والشذوذ الجنسي، وغيرها، التي هي الهوة السحيقة التي انزلق إليها مجتمع الغرب، فأصبح يتخبط في دياجير الظلمات، ولا يمكن الخروج منها إلا بعدالة الإسلام، من خلال تطبيقه في خلافة الخير الراشدة على منهاج النبوة، وإن ذلك لكائن قريباً إن شاء الله.  

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

غادة عبد الجبار – أم أواب

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı