هل النظام السعودي يدعم القضية الفلسطينية أم يدعسها؟!
هل النظام السعودي يدعم القضية الفلسطينية أم يدعسها؟!

الخبر:      بعد نحو أسبوعين من كشف وسائل إعلام في كيان يهود عن زيارة سرية لرئيس وزرائهم بنيامين نتنياهو للسعودية، جدد مجلس الوزراء السعودي موقف المملكة تجاه القضية الفلسطينية، قائلا: "إنها قضية عربية أساسية، ولم تتوان السعودية في الدفاع عنها". وقال المجلس في بيان له: "إن القضية لا تزال على رأس القضايا التي تدعمها المملكة في سياستها الخارجية"، مجدِّداً كذلك "التمسك بمبادرة السلام العربية 2002م". (الجزيرة 2020/12/09م بتصرف بسيط).

0:00 0:00
Speed:
December 16, 2020

هل النظام السعودي يدعم القضية الفلسطينية أم يدعسها؟!

هل النظام السعودي يدعم القضية الفلسطينية أم يدعسها؟!

الخبر:

   بعد نحو أسبوعين من كشف وسائل إعلام في كيان يهود عن زيارة سرية لرئيس وزرائهم بنيامين نتنياهو للسعودية، جدد مجلس الوزراء السعودي موقف المملكة تجاه القضية الفلسطينية، قائلا: "إنها قضية عربية أساسية، ولم تتوان السعودية في الدفاع عنها". وقال المجلس في بيان له: "إن القضية لا تزال على رأس القضايا التي تدعمها المملكة في سياستها الخارجية"، مجدِّداً كذلك "التمسك بمبادرة السلام العربية 2002م". (الجزيرة 2020/12/09م بتصرف بسيط).

التعليق:

كيف يدعي النظام السعودي دعمه للقضية الفلسطينية وولي العهد محمد بن سلمان يستقبل رئيس وزراء الكيان المحتل لفلسطين ورئيس جهاز الموساد يوسي كوهين وبرعاية من إدارة الرئيس الأمريكي دونالد ترامب؟!! ولماذا ينفي وزير الخارجية السعودي هذا اللقاء؟!

كيف يدعي النظام السعودي دعمه للقضية الفلسطينية وابن سلمان يقول لمجلة أمريكية في نيسان/أبريل الماضي إنه يحق لـ(الإسرائيليين) العيش بسلام على أرضهم؟ ومستشار الرئيس الأمريكي يؤكد أن انضمام السعودية للتطبيع أمر حتمي؟!

كيف يدعي النظام السعودي دعمه للقضية الفلسطينية ووزير خارجيته فيصل بن فرحان آل سعود يعتبرها قضية (عربية) أساسية، ويرى أن التركيز الآن يجب أن يخصص لإعادة الفلسطينيين ويهود إلى طاولة المفاوضات، كما ويؤكد التزام المملكة بالسلام وأنه ضرورة استراتيجية للمنطقة، وأن التطبيع مع كيان يهود في نهاية المطاف سوف يحصل وهو جزء من ذلك؟! ومُجدِّداً تمسك المملكة بمبادرة السلام العربية 2002م.

أليس التطبيع مع المغتصب للأرض المباركة هو اعتراف بسيادته على هذه البقعة الطاهرة من أرض المسلمين ومقدساتهم، وبالتالي تنازل مهين يؤدي إلى عدة لاءات منها: لا للمقاطعة، ولا للقتال ولا لاسترداد الأرض والمقدسات؟!

لقد أكدت السعودية مرة تلو الأخرى، تلك العقلية المتآمرة على قضية فلسطين، وهي تغطي جرائم يهود في كل مرة، فهي كعادة سائر الحكام يَرُدّون على المجازر بالمبادرة العربية للسلام، فقد تبنت القمة العربية عام 1982م مبادرة الملك فهد للسلام ردا على جريمة اجتياح لبنان. وكان شارون قد ردّ على تلك المبادرة بجريمة صبرا وشاتيلا، ثم في عام 2002م تبنت القمة العربية المبادرة التي تبناها الأمير السعودي عبد الله (ولم يكن وقتها ملكا بعد) ليعرضها على العرب في ظل أجواء كانت مشحونة بسبب جرائم الاحتلال اليهودي والحاجة للتهدئة، وهي مبادرة أمريكية الأصل، ومن إعداد الإعلامي والمنظِّر الأمريكي من أصل يهودي توماس فريدمان ثم صارت تسمى بـ"المبادرة العربية للسلام"، وكان الرد عليها أيضا باجتياح جديد وسحق لمخيم جنين.

إن العديد من الأنظمة العربية كانت قد سارعت وهرولت نحو التطبيع مع الكيان المحتل فجاءت تلك المبادرة العربية وعلى مبدأ "الأرض مقابل السلام" عرضت أن يكون التطبيع الكامل مع الكيان المحتل في مقابل الانسحاب إلى حدود 1967م ومن ضمنه الجولان.

وها هو ملك الأردن عبد الله الثاني الذي يدعي أنه من أبرز المدافعين عن فلسطين ومقدساتها كان قد قال عام 2005م: "نحن نحاول إحياء المبادرة العربية لمنح (إسرائيل) علاقة ممتدة وعميقة مع العالم العربي"، وقبل أيام وخلال افتتاحه الدورة غير العادية للبرلمان التاسع عشر في 2020/12/10م قال في كلمة له: "إن تحقيق السلام العادل على أساس حل الدولتين هو خيارنا الاستراتيجي.. وإننا لم ولن نتوانى يوما في الدفاع عن القدس ومقدساتها وهويتها وتاريخها".

إن هؤلاء الرويبضات الذين صاروا يعلنون الواحد تلو الآخر عن التطبيع مع الكيان المحتل ويظهرونه للعلن بعد أن كان سرا، ما هم إلا عجلات دبابات العدو التي تعمل على دعس القضية الفلسطينية، فحسبنا الله ونعم الوكيل.

أيها المسلمون في بقاع الأرض قاطبة، وفي فلسطين بشكل خاص، يقول الله تعالى: ﴿إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ﴾ وهو سبحانه قد كلفنا بما نطيق من تكاليف والتزامات وعلى رأسها العمل لاستئناف الحياة الإسلامية وإقامة الدولة الإسلامية، الخلافة الراشدة الثانية على منهاج النبوة، وفي الوقت نفسه تكفل لنا بما لا نطيق من تهيئة للظروف العالمية من حولنا لتكون عونا لنا في مواجهة المصائب بصبر وهمة عالية ودون استعجال للنتائج.

إن القضية الفلسطينية هي قضية المسلمين المصيرية التي يتخذ تجاهها إجراء الحياة أو الموت، وهذه لا تحل بالمفاوضات والتنازلات ولا بالمعاهدات والمواثيق الدولية ولا بالسلام العادل والشامل (على حد زعمهم)، ولا تحرر فلسطين بالأعمال الجهادية الفردية أو الحزبية، وإنما بجيوش إسلامية يرسلها خليفة المسلمين لتواجه جيش كيان يهود ومن يسانده من جيوش الكفار الدولية، لذلك فلنجعل من تحرير القدس من يد الغزاة الصليبيين على يد جيوش المسلمين بقيادة البطل صلاح الدين الأيوبي وفي كيفية مواجهته لجيوش الغرب الصليبي مجتمعة واستحقاقه لنصر الله سبحانه وتعالى، مثالاً لنا نحتذي به.

إننا نتوق لرؤية رايات وألوية العقاب وقد علت في كل مكان، ووجوه المسلمين وقد عمّها البِشر وألسنتهم تلهج بالحمد والشكر، نتوق لفتح بوابات القدس والأقصى لجميع المسلمين دون أي عائق، لإقامة صلوات الجمع والجماعات والخطب والدروس ويكون الأقصى منطلقا لتحرك جيوش الخلافة الراشدة للفتوحات، نسأل اللهَ أن يجعل ذلك قريبا.

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

راضية عبد الله

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı