حقيقة نسب الإلحاد في بلاد المسلمين
حقيقة نسب الإلحاد في بلاد المسلمين

الخبر:   تحدث الإعلامي الأستاذ صابر مشهور عن زيادة نسبة الإلحاد في تركيا من 8% إلى 15%. ...

0:00 0:00
Speed:
May 08, 2022

حقيقة نسب الإلحاد في بلاد المسلمين

حقيقة نسب الإلحاد في بلاد المسلمين

الخبر:

تحدث الإعلامي الأستاذ صابر مشهور عن زيادة نسبة الإلحاد في تركيا من 8% إلى 15%.

التعليق:

بالإضافة إلى ما تفضل به الأستاذ صابر من تعليق، وددت أن أبين الأمور التالية:

أولا: إن كثيرا من الإحصائيات واستطلاعات الرأي أعدت بطريقة مضللة وبالتالي تقدم نتائج غير مطابقة للواقع. فمثلا، إذا سئل سائل: هل أنت متدين؟ فما المقصود بمتدين؟ أو لو سئل سائل: هل تؤمن بالديمقراطية أم بالديكتاتورية؟ فقد يختار الديمقراطية لكي لا يقال إنه مع الديكتاتورية. ولكن هل كان يقصد بالديمقراطية حكم الشعب للشعب أم كان يقصد حرية اختيار الحاكم؟ فبالتالي، يعد تضليلا أن يقال إن الناس تؤمن بالديمقراطية. والأمر ذاته ينطبق على إحصائيات واستطلاعات الرأي حول الإلحاد.

ثانيا: إنه من الطبيعي في ظل أنظمة الكفر المطبقة في بلاد المسلمين أن ترى بُعدا عن الدين، فالناس على دين ملوكهم، ولا يستقيم الظل والعود أعوج. أضف إلى ذلك أن الأنظمة القائمة في بلاد المسلمين ومن ورائهم الغرب الكافر معنيون في إضلال الناس، فعندما يسمع الشاب من المشايخ أن إطلاق اللحية واجب، على سبيل المثال، ولكن لا يجد أحداً من أمراء آل سعود بلحية، فإن ذلك يضرب مصداقية المشايخ والدين. وكذلك عندما يسمع أن التدخين حرام، ولكن يجد أن الدخان يستورد برضا الدولة وتخصص للمدخنين أماكن محددة للتدخين داخل الدولة، فإن ذلك يزيد في ضرب مصداقية المشايخ والدين. والأمثلة على مثل هذه المتناقضات تكاد لا تحصى. وإن من عيشنا الطبيعي مع من يسمونهم ملحدين، يتبين أنهم حقيقة ليسوا ضد الإسلام ولكن ضد إسلام آل سعود وأمثالهم.

ثالثا: لقد ذكر الشيخ يوسف مخارزة على قناة الواقية منذ أيام أن الشيوعيين في فلسطين كانوا إذا ما أحسوا بالخوف من الشرطة عند توزيع نشراتهم يقولون: يا الله احمنا. وأترككم الآن مع قصة رواها الأستاذ إسماعيل الوحواح على صفحته متعلقة بالملحدين من أبناء المسلمين:

"في منتصف الثمانينات من القرن الماضي، كنت ألقي محاضرة في مدينة هامبورغ الألمانية. لفت نظري دخول رجل عليه هيبة يلبسُ الثوب العربي وعلى رأسه عمامة وعلى كتفه رداء إلى القاعة ويحفُّ به مجموعة من الشباب. استمع إلى المحاضرة وشارك في النقاش بشكل إيجابي. توطدت علاقتي معه بعد ذلك وروى لي قصته، والآن أتركه يرويها...

كنتُ أُديرُ نادياً ليلياً في وسط مدينة هامبورغ بجانب محطة القطار الرئيسية، وكنتُ غارقاً في الموبقات وأكاد لا أذكر الله. كنا نفرحُ بزبائننا الخليجيين، حيث كانوا ينفقون أموالاً كثيرة، وفي أحد الأيام جاءنا زبون من السعودية وأثناء الحديث معه قال لنا إنه شيوعي وملحد. لم يعنني ما قاله كثيراً فقد كانت عيني على جيبه وليس على ما يقول.

في ليلة من الليالي وقد أدركنا الصباح ولم يبق في النادي إلا العمال وصاحبنا هذا، والكل قد ثمل وتعب من الرقص وغيره، كنا جلوساً على طاولة، وقعت عيني على صاحبنا السعودي وإذا به محدق النظر إليَّ بنظراتٍ كانت مخيفة، أدرتُ نظري عنه ثم نظرتُ إليه مرةً أخرى وإذ به لا زال محدقاً نظره إليّ...

وفجأةً سألني سؤالاً وقع عليَّ كالصاعقة، هل صلّيتَ اليوم؟

ارتبكتُ وتهرّبتُ من الإجابة وغيّرتُ الموضوع.

وفي اليوم التالي، وبعد ليلةٍ صاخبةٍ مشابهة لسابقاتها، وفي الموعد نفسه عند الفجر وكنا ثملين، كرّرَ عليَّ صاحبي نفس السؤال، هل صلّيْتَ اليوم؟

لقد أرعبني السؤال ولم يتركني حتى أخذ مني وعداً أن أصلّي غداً.

لم أنم تلك الليلة وظلّ السؤال يطرق رأسي، فبدأت فعلاً أصلي وأنا على حالي وفي نفس العمل والسلوك.

بعد أيام دخل شهر رمضان فبدأتُ ومعي بعض الشباب الفتوّات الذين يعملون معي وفي نوادٍ أخرى قريبة بالصيام جميعاً، وكنا نفطر في ساحة الرقص ونصلي قبل أن تبدأ سهرتنا الليلية الصاخبة.

انتشر خبرُ صلاتنا وصيامنا ورقصنا وشربنا وبلاوينا، وإذا ببعض الدعاة من جماعة التبليغ يأتون إليّ في أحد الأيام، وتحدثوا إليّ بما فتح الله به عليهم، وذكروني بالله وأنه لا يصح ولا يليق بمسلم أن يفعل هذا... وفعلاً اتخذتُ القرار الحاسم بالتوبة إلى الله وتركتُ ذلك العمل.

انتهت قصةُ محمد من مصر...

الشاهدُ في قصتي... أن صاحبنا السعودي كان يدّعي الإلحاد والشيوعية... لكنه عندما سكرَ أخرج ما في قلبه... هل صلَّيتَ اليوم؟

هناك مثل ألماني يقول: إن السكران يقول الحقيقة.

أغلبُ مُدّعي الردَّة والإلحادِ من أبناء المسلمين مرضى وهم بحاجة إلى علاج.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

جابر أبو خاطر

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı