حريق في مدرسة تحفيظ: ما بال أمر جيلنا؟
حريق في مدرسة تحفيظ: ما بال أمر جيلنا؟

في الرابع عشر من أيلول 2017، شهدت مدرسة دار اتفاقية تحفيظ القرآن الواقعة في منطقة كيرامات في كوالالمبور، ماليزيا، حريقا شبّ داخلها. وهذا الحريق يعتبر واحداً من أكبر حوادث الحريق التي حدثت على مدى سنوات والتي ابتليت وعانت منها مدارس التحفيظ في جميع أنحاء البلاد. وتوفي على إثر هذا الحادث 21 طالبا ومعلمان اثنان، مما أثار نقاشا حادا حول مستويات السلامة من الحريق في مدارس التحفيظ.

0:00 0:00
Speed:
September 27, 2017

حريق في مدرسة تحفيظ: ما بال أمر جيلنا؟

حريق في مدرسة تحفيظ: ما بال أمر جيلنا؟

(مترجم)

الخبر:

في الرابع عشر من أيلول 2017، شهدت مدرسة دار اتفاقية تحفيظ القرآن الواقعة في منطقة كيرامات في كوالالمبور، ماليزيا، حريقا شبّ داخلها. وهذا الحريق يعتبر واحداً من أكبر حوادث الحريق التي حدثت على مدى سنوات والتي ابتليت وعانت منها مدارس التحفيظ في جميع أنحاء البلاد. وتوفي على إثر هذا الحادث 21 طالبا ومعلمان اثنان، مما أثار نقاشا حادا حول مستويات السلامة من الحريق في مدارس التحفيظ. ومنذ عام 2011، كان هناك ما لا يقل عن 31 حريقا في المدارس الخصوصية في ماليزيا. فمعظم هذه المدارس تفتقر إلى متطلبات السلامة من الحرائق وتكون عرضة للحرائق خاصة بسبب الأعطال الكهربائية. ولكن هذه المرة، كان سبب اشتعال النار في مدرسة دار تحفيظ القرآن مختلفا. فبعد أيام قليلة من نشوب الحريق، وبعد أن ألقوا اللوم على مراكز التحفيظ في جميع أنحاء البلاد بسبب افتقارها لمستويات السلامة، ظهرت القصة الحقيقية. فلم يكن الحريق ناجما عن أخطاء أو عطل كهربائي، بل كان نتيجة حريق متعمد ارتكبه مراهقون كانوا تحت تأثير المخدرات. وقد تبين أن هؤلاء المراهقين أحرقوا المكان فقط لأنه كان لديهم بعض الجدال مع طلاب مدرسة التحفيظ!


التعليق:

من الواضح أن هذا الحادث المروع هو مؤشر على فشلنا في تربية جيلنا الأصغر سنا. ومنذ انجلاء الحقيقة في وسائل الإعلام، ظهرت المناقشات والجدال حول هذا الأمر، على الرغم من أن السلطة أقفلت على هذه القضية. ومن الواضح أن القضية ليست بعيدة عن الإغلاق. فإن اعتقال المراهقين لا يحل المشكلة الرئيسية بأي شكل. ألقى العديد منهم اللوم مباشرة على الجناة وأولياء أمور المراهقين بسبب "عدم تربيتهم أطفالهم بالأسلوب الصحيح". وهناك أيضا أشخاص آخرون تزمتوا في الجدال وقالوا بأنه كان بالإمكان إنقاذ الأطفال لو كانت المدرسة قد استوفت متطلبات السلامة من الحرائق. ومع ذلك، لم يتطرق أحد للنقاش سوى فئة قليلة جدا حول القضية الحقيقية التي تسلط الضوء على سبب الفشل في تربية وإنشاء الجيل الأصغر سنا.

ويعتمد نشوء جيل الشباب إلى طبيعة البيئة التي يعيشون فيها، ويشمل ذلك، من بين أمور أخرى، الظروف الحياتية والاقتصادية التي يعيشون فيها والتعليم المقدَّم لهم. ولا شك أن الآباء يلعبون دورا مهما جدا في تعليمهم، ولكن قدرة الآباء على تثقيف أبنائهم ستعتمد أيضا على الحالة الحياتية والاقتصادية للأسرة. وقد ولد المراهقون في الطبقات الدنيا من المجتمع الفقيرة اقتصاديا وفي النظام الرأسمالي الحالي، فهذه الفئات شحيحة الدخل تكافح حقا من أجل تغطية نفقاتها. وإلى جانب عدم وجود التربية الإسلامية، تكون ثقافة وأخلاق الأسر والشباب مفتقرة للقيم السليمة. ونتيجة لكل هذه الأوضاع، فإن آباء وأمهات هذه الأسر لا يعيرون اهتماما إلى تعليم أطفالهم. فيترتب على معظم الآباء الذين يعيشون في هذه الحالة إعطاء مسؤولية تعليم أطفالهم إلى المدارس. ولكن هل هذه المدارس مستعدة لتحمل المسؤولية الكاملة؟

وتنادي فلسفة التعليم الوطنية الماليزية الأهداف الضرورية لنظام التعليم. وتصف الفلسفة أن التعليم في ماليزيا هو "جهد مستمر لرفع وتطوير إمكانات الأفراد في نهج شامل ومتكامل من أجل إنتاج الأفراد المنظمين فكريا وروحيا وعاطفيا وجسديا بتوازن وتناغم، على أساس الإيمان الراسخ والإخلاص لله". وإذا نفذت هذه الأساسيات صحيحا، فإنها ستؤدي بالتأكيد إلى إنتاج هذه الفئة من الأفراد. ومع ذلك، بدأ الكثيرون بملاحظة أن نظام التعليم الماليزي قد فشل بشكل فادح في تثقيف شباب اليوم. إن المشاكل المجتمعية المتعلقة بالشباب آخذة في الازدياد، وتؤكد هذه الحادثة الأخيرة على فشل نظام التعليم. ولكن المشكلة ليست الفلسفة نفسها بل هي الأساس والطريقة التي يقوم عليه نظام التعليم المتبع. إن نظام التعليم العلماني الرأسمالي الذي نركز عليه اليوم يتمحور فقط حول المواد الأكاديمية المعطاة والنجاح الأكاديمي. ولا يصب تركيزه على إنتاج أفراد متكاملين بل على شباب يعبدون الرأسمالية. فلم يتم تأسيس نظام التعليم العلماني ببساطة ليتماشى مع خطة العمل والأهداف الوطنية المذكورة، ما هو أكثر مع نظام التعليم الإسلامي! وهذا يدل على أن المدارس في ماليزيا فشلت في إنتاج أفراد يتحلون بالأخلاق الحسنة وبالنزاهة، ولكنها نجحت في إنتاج أفراد منصاعين لميولهم المادية والفردية. إن الفوارق الدقيقة التي يتحملها نظام التعليم العلماني والتي تركز فقط على النجاح الأكاديمي الكمي، ستتسبب بنشوء طلاب غير قادرين على المنافسة فيتسبب فشل النظام في تسربهم من المدارس وتوريط أنفسهم في مشاكل اجتماعية مختلفة. وجميع المراهقين المتورطين في جريمة إشعال الحريق هم طلاب متسربون من المدارس.

ومن المؤكد أن هذا التعليق القصير غير كاف ولا يعادل الصورة الشاملة التي تظهر سلبيات نظام التعليم الفاشل الذي أدى لحدوث مثل هذه المأساة. ويكفي القول إن العيش في نظام رأسمالي يتجاهل الجانب الروحي في الحياة يؤدي إلى إهمال الطرق والأوجه الصحيحة التي يجب اتباعها في الحياة. إن نظام التعليم الذي يطمح إلى إقامة مجتمع "شامل ومتكامل" ولكن يتبع على العكس هيكلا ينفي هذه القيم هو نظام محكوم عليه بالفشل. فالأسر متدنية الدخل في المجتمع الرأسمالي تجعل الوضع أسوأ. هذه العناصر كافية لتصف مشاكل الشباب مثل الشباب المسئولين عن الحريق. وبالنسبة للمسلمين المبدأيين، فمن السهل عليهم ملاحظة أن حال الشباب والآباء والتعليم والوضع الاقتصادي السيئ منبثق عن المشكلة الحقيقية والجذرية وهي عدم تنفيذ الإسلام، نعم، الإسلام الذي يعتبر حلا شاملا ومتكاملا لجميع مشاكل الحياة.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

الدكتور محمد – ماليزيا

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı