إن كانت بريطانيا المجرمة "صديقة" لنا، فمن يكون عدونا؟!
إن كانت بريطانيا المجرمة "صديقة" لنا، فمن يكون عدونا؟!

الخبر:   اتفقت كل من سلطنة عمان وبريطانيا على إبرام اتفاقية دفاع مشترك بين البلدين "الصديقين"، تهدف إلى تأطير التزام دفاعي وتدريبي يحقق مصالحهما المشتركة، وذلك حسب بيان صدر عقب جلسة مباحثات رسمية عقدت بين الوزير المسؤول عن شؤون الدفاع العُمانيّ بدر بن سعود بن حارب البوسعيدي، ووزير الدفاع البريطانيّ جافين ويليامسون. وقال البيان إن هذه الاتفاقية تأتي لتسطر صفحة جديدة في تاريخ علاقة البلدين وتوحيد جهودهما لضمان أمن البلدين وسيادتهما. وتأتي زيارة ويليامسون إلى السلطنة لحضور فعاليات البيان العملي الختامي لتمريني "الشموخ2" و"السيف السريع3" المُشتركين، بعد نحو شهر من انطلاقهما. ويعتبر تمرين "الشموخ2"، الذي نفذته قوات السلطنة المسلحة والجهات العسكرية والأمنية الأخرى، بمشاركة أكثر من 70 ألف عنصر هو الأكبر في تاريخ السلطنة، والذي أعقبه مباشرة، التمرين العسكري "السيف السريع 3" المشترك مع الجانب البريطاني الذي شارك بأكثر من 5500 جندي من القوات المسلحة الملكية البريطانية.

0:00 0:00
Speed:
November 06, 2018

إن كانت بريطانيا المجرمة "صديقة" لنا، فمن يكون عدونا؟!

إن كانت بريطانيا المجرمة "صديقة" لنا، فمن يكون عدونا؟!

الخبر:

اتفقت كل من سلطنة عمان وبريطانيا على إبرام اتفاقية دفاع مشترك بين البلدين "الصديقين"، تهدف إلى تأطير التزام دفاعي وتدريبي يحقق مصالحهما المشتركة، وذلك حسب بيان صدر عقب جلسة مباحثات رسمية عقدت بين الوزير المسؤول عن شؤون الدفاع العُمانيّ بدر بن سعود بن حارب البوسعيدي، ووزير الدفاع البريطانيّ جافين ويليامسون. وقال البيان إن هذه الاتفاقية تأتي لتسطر صفحة جديدة في تاريخ علاقة البلدين وتوحيد جهودهما لضمان أمن البلدين وسيادتهما. وتأتي زيارة ويليامسون إلى السلطنة لحضور فعاليات البيان العملي الختامي لتمريني "الشموخ2" و"السيف السريع3" المُشتركين، بعد نحو شهر من انطلاقهما. ويعتبر تمرين "الشموخ2"، الذي نفذته قوات السلطنة المسلحة والجهات العسكرية والأمنية الأخرى، بمشاركة أكثر من 70 ألف عنصر هو الأكبر في تاريخ السلطنة، والذي أعقبه مباشرة، التمرين العسكري "السيف السريع 3" المشترك مع الجانب البريطاني الذي شارك بأكثر من 5500 جندي من القوات المسلحة الملكية البريطانية.

التعليق:

منذ زيارة رئيسة وزراء بريطانيا تيريزا ماي لمنطقة الخليج، وتصريحاتها بأن (أمن الخليج من أمن بريطانيا...)، وإعلان وزير خارجيتها جونسون في البحرين في 9/12/2016 عودة بريطانيا بشكل الاستعمار القديم قائلا: "بريطانيا عادت إلى شرق السويس وستعزز الصداقة القديمة"، منذ ذلك الحين لا يكاد يخرج مسؤول عسكري بريطاني من المنطقة إلا ويدخلها آخر لعقد لقاءات مع كبار العسكريين وإبرام اتفاقيات عسكرية وأمنية معهم، إضافة إلى تكثيف ملحوظ في التمارين والمناورات العسكرية المشتركة التي تنفذها بريطانيا في المنطقة لمواجهة ما تزعم أنها أخطار تهدد أمنها وسيادتها وأمن دول الخليج وسيادتها المزعومة.

وبالطبع فإن هدف بريطانيا من تعزيز وجودها العسكري في الخليج واضح وهو الحفاظ على نفوذها وحماية مصالحها في مستعمراتها القديمة في الخليج، وضمان إبعاد النفوذ الأمريكي عن مصالحها الحيوية في المنطقة، لا سيما مع اشتداد التنافس البريطاني - الأمريكي على النفوذ والثروة في الخليج بشكل خاص، والذي زادت وتيرته بعد أن استحوذت أمريكا بشكل تام على النفوذ في السعودية منذ وصول عميلها السفيه ابن سلمان لولاية العهد وترأس ترامب الذي لا يتوانى عن إظهار أطماعه في ثروات المنطقة وممارسة الإهانة والتحقير والاستهزاء لحكامه الرويبضات والضغط عليهم بشتى الوسائل ليعطوه المزيد من الأموال.

أما حكام دول الخليج فإن عمالتهم التي توارثوها أبا عن جد فهي التي تحملهم على الخضوع والتبعية السياسية والاقتصادية والعسكرية للغرب وعقد الاتفاقيات المذلة مع من احتل بلادنا وشتت أهلنا وقتل إخواننا، فجعلوا من المحتل صديقا وحليفا يهبون له البلاد وثرواتها ويفتحون له القواعد العسكرية وينسقون معه أمنيا. ونتذكر في هذا المقام الاتفاقية التي عُرفت باسم (اتفاقية الحماية البريطانية على مسقط وعُمان عام 1891م) بين بريطانيا والسلطان فيصل بن تركي الذي دخل في معاهدات عدة مع الإنجليز حيث نصت الوثيقة على التزام السلطان فيصل وورثته من بعده بعدم التصرف بأي جزء من الأراضي العمانية إلا بعد استشارة بريطانيا والحصول على موافقتها وذلك بحكم الصداقة بين البلدين!

فإذا كانت بريطانيا المجرمة، العقل المدبر لتدمير الخلافة، صاحبة وعد بلفور المشؤوم الذي منح الأرض المباركة فلسطين ليهود والتي لا زالت تمكر بالإسلام والمسلمين "دولة صديقة"، يتسابق إليها الحكام للتقرب منها والتعاون معها عسكريا وأمنيا، فمن هو عدونا الذي نحاربه، ولمن نعد العدة لقتاله، وإلى من يوجَّه سلاحنا؟!! سؤال يسأله بداهة كل مسلم غيور على دينه وهو يرى يهود المحتلين لأقصانا يصولون ويجولون في بلادنا ويُستقبل أكابر مجرميهم بحفاوة، بينما يُستخدم سلاح المسلمين ويُزّج بأبنائهم في معارك لا ناقة لهم فيها ولا جمل لقتال إخوانهم في اليمن وسوريا والعراق تنفيذا لأوامر المستعمرين أسياد الحكام وحماية لمصالحهم.

إن على الغرب الكافر وعلى رأسه بريطانيا الحاقدة على الإسلام والمسلمين أن يدرك أنه مهما ناور، وخطط، وتآمر، ومكر وعاونه في ذلك عملاؤه الذين نصّبهم حراسا له فإن مكر الله أكبر، وإن وعد الله بالنّصر والتمكين لعباده حق، وإن دولة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة قادمة قريبا بإذن الله لتخلع نفوذ المستعمرين المتحكمين بمصائرنا وبلادنا ومقدساتنا وثرواتنا وتعيد العزة والسلطان في هذه البلاد وجميع بلاد المسلمين للمسلمين، ولا مكان وقتها للتّودّد ولا الانبطاح لأعداء الله وأعداء المسلمين.

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

فاطمة بنت محمد

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı