إيمانويل فالس وحكومته الفرنسية  لن تخرسهم إلا الخلافة الراشدة على منهاج النبوة
إيمانويل فالس وحكومته الفرنسية  لن تخرسهم إلا الخلافة الراشدة على منهاج النبوة

الخبر: إثر استضافته في برنامج سياسي على فرانس 2 أبدى إيمانويل فالس استياءه من تنامي ظاهرة الزي الإسلامي في فرنسا وتونس، فيما وقع 30 عضوا من نواب مجلس الشعب في تونس على عريضة ضدّ تصريحاته مشددين على ضرورة تقديم فالس اعتذارته حين قال "إن الحجاب مفروض على النساء في تونس مثلما هو الحال في إيران". فيما نشر بعض رواد مواقع التواصل صورا لنساء من تونس من دون غطاء للرأس حتى يبينوا زيف ادعاءات فالس ومذكرين بأن تونس تُعتبر رائدة في مجال حقوق المرأة في العالم العربي.

0:00 0:00
Speed:
January 14, 2017

إيمانويل فالس وحكومته الفرنسية لن تخرسهم إلا الخلافة الراشدة على منهاج النبوة

إيمانويل فالس وحكومته الفرنسية

لن تخرسهم إلا الخلافة الراشدة على منهاج النبوة

الخبر:

إثر استضافته في برنامج سياسي على فرانس 2 أبدى إيمانويل فالس استياءه من تنامي ظاهرة الزي الإسلامي في فرنسا وتونس، فيما وقع 30 عضوا من نواب مجلس الشعب في تونس على عريضة ضدّ تصريحاته مشددين على ضرورة تقديم فالس اعتذارته حين قال "إن الحجاب مفروض على النساء في تونس مثلما هو الحال في إيران". فيما نشر بعض رواد مواقع التواصل صورا لنساء من تونس من دون غطاء للرأس حتى يبينوا زيف ادعاءات فالس ومذكرين بأن تونس تُعتبر رائدة في مجال حقوق المرأة في العالم العربي.

التعليق:

ليست هذه هي المرة الأولى التي يتجرّأ فيها مرشّح انتخابات الرئاسة الفرنسية "إيمانويل فالس" على المرأة المسلمة ويتطاول على لباسها الشرعي وينتقده بانتظام، فقد وصل به الأمر حين كان وزيرا للداخلية أن نعت أحكام الإسلام بالفاشية والظلامية التي استعبدت المرأة المسلمة وخاصة في تونس.

إيمانويل فالس الذي يقارنه كثير من الفرنسيين بالرئيس السابق نيكولا ساركوزي لسلطويته وتشدده ودفاعه المستميت عن العلمانية يضرب في كل مرة بفكرة "الحرية" عرض الحائط ليُبين لفرنسا مهد "الديمقراطية" أن الحريات وهم وخرافة لا يُصدّقها إلا السذّج، فهو يمارس مبدأ العلمانية الانتقامية ويُعلن حربه على الإسلام في إطار مكافحة (الإرهاب والتطرف) وكان من الموقعين وبقوة على قانون حظر البرقع في الشارع الفرنسي، وهو اليوم يُدين ما يحصل من تزايد للزي الإسلامي في تونس ويُبدي تخوّفه من تنامي هذا التيار في الوقت الذي كان فيه هو وحكومته يدعمان النظام الدكتاتوري لابن علي الذي كان يقمع الزي الشرعي والملتزمات به، تحت شعار "فلتذهب الحريات إلى الجحيم حينما يتعلق الأمر باستعمار الشعوب". هذه التناقضات المبدئية لا يخجل فالس من إبدائها والإفصاح عنها، لأنه لا زال يعتبر تونس وسائر بلدان الشمال الأفريقي، حدائق خلفية لبلاده، ومُستعمَرات بلا سيادة، ومن حق فرنسا المتعجرفة أن تتدخّل في شأنها الخاص والعام، وبعدما رأوه من تصاعد الثورات، صار التخوّف أكبر من خروج تونس عن السيطرة بعد قرن من الاستعمار الفرانكفوني المتوحّش، ممّا جعل من مرشح الرئاسة يتجهّز حتى قبل تسلمه للمنصب، فعوض الحديث عن القضايا المتراكمة لفرنسا والانشغال بالشأن الداخلي المتعثّر، يتجاوز فالس ذلك بالحديث عن المرأة الملتزمة بالزي الشرعي في تونس، حتى يُغطّي عن إفلاسه السياسي المترقب في الداخل بشمّاعة (الإرهاب والتطرّف).

 ولم يكن "فالس" ليتجرّأ على تونس وعلى المرأة المسلمة العفيفة الطاهرة لو أنه رأى في حكومتها شوكة أو مهابة، وهكذا هم الأعداء، حينما يأمنون العقاب يسيئون الأدب، وإلاّ فهل يكون الردّ بجمع التواقيع لمطالبته بالاعتذار؟؟!

هذه الردود اليائسة تزيد من تكريس معنى الانهزامية والتبعية والهوان، ولا تعبّر إلا على مدى العجز السياسي للحكومة التونسية وفقدانها لكل معنى سيادي مستقل أمام فرنسا المستعمرة الحاقدة، حتى صارت أعراض المسلمين وأحكام الإسلام تُسَاوَم ببعض التوقيعات المرتعشة لطلب الاعتذار، أو ببعث صور لنساء غير ملتزمات باللباس الشرعي على الفيسبوك لتكذيب زيف الادعاءات وبيان مكاسب المرأة، في الوقت الذي تفرح فيه فرنسا أكثر بأن نجحت في اختطاف المرأة المسلمة وهتك سترها والتفريط في حكم شرعي عظيم نعتبره في الإسلام خطّا أحمر لا يُغفَر لمن يحاول العبث به، فالمرأة المسلمة عرض يجب أن يُصان وصيانته واجب على الفرد والمجتمع والدولة... ولا تكافؤها اعتذارات ولا مُساومات، ففرنسا لن تُخرسها إلا دولة عظيمة وحاكم عظيم يُحيي سيرة المعتصم بالله حينما حرّك الجيش العرمرم لصرخة امرأة مسلمة لطمت على وجهها.

أما ما يظنه البعض مكسبا للمرأة، فهو في أصله هزيمة فكرية وتشريعية كرّستها ديكتاتورية بورقيبة حيث اعتبر منع غطاء الرأس انتصارا ومكسبا ضد الإسلام وليس ضد الاستعمار، ورهانه كان على المرأة المسلمة العفيفة في تونس بدعم قوي ومباشر من فرنسا، لكنه خسر الرهان إذ لم تقدر سياسته ولا سياسة أسياده أن تفصل المرأة في تونس عن أحكام ربها رغم وهم الحداثة والحرية ورغم القمع والتنكيل.

أما مجلس الشعب وعريضة التوقيعات فلا تمثل إرادة الشعب ولا مواقفه، لأن حسابه مع فرنسا لا يقبل التفاوض والحوار والاعتذار، بل هو حساب حضاري قديم، على الدين والدماء والأعراض والأنفس والثروات... وإن كانت فرنسا تحكم قبضتها على الحكومة في تونس وتستضعفها، فالشعب عصيّ عليها وهو لن ينسى إجرامها ووحشيتها، ولن يغفر لها عشرات السنين من الاستعمار والقهر والظلم، وهذا التعجرف الحاقد لن يُخرسه إلا دولة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة، وجيوشها المزلزلة التي ستعيد فرنسا إلى حجمها الأصلي صاغرة ذليلة وتدفن حضارة "الفرانكفونية" في عقر بيتها.

يقول رسول الله r: «لا يبقى على ظهر الأرض بيت مَدَرٍ، ولا وَبَرٍ، إلَّا أدخله الله كلمة الإسلام، بِعزِّ عَزِيزٍ، أو ذُلِّ ذَلِيلٍ، إمَّا يُعِزُّهم الله، فيجعلهم من أهلها، أو يُذِلهُّم، فيدينون لها».

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

نسرين بوظافري

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı