الخبر: آلاف المشردين يملؤون قاعة الانتظار في محطة قطارات فينا، وذلك على إثر إغلاق ألمانيا الحدود مجددا في وجه المهاجرين. والنمسا ترد بالمثل فتغلق الحدود مع المجر وتستعين بالجيش لدحر اللاجئين. "دي تسايت" التعليق: سرعان ما انكشفت اللعبة الخبيثة التي لعبتها الحكومة الألمانية في مشاعر المهاجرين، حيث استغلت ما بات يعرف بـ"ميركل أمُّ المستضعفين" في ترويج إعلامي يصرف الأنظار عن مسؤولية ألمانيا بل والغرب كافة عما يجري في سوريا. فبعد انتشار صورة الطفل "آيلان" تشجع بعض الناس الطيبين في ألمانيا ونجحوا في الضغط على الحكومة لاتخاذ إجراءات إنسانية آنية وفتح الحدود أمام المهاجرين من أهل سوريا، ورافق هذا ضجة إعلامية متميزة، ظهرت فيها السيدة ميركل وحكومتها بل والشعب الألماني كله على أنه "نصيرُ المستضعفين". ولم تستمر هذه النشوة إلا أياما وجد الألمان أنفسهم مهددين بالانقراض والفقر وضياع الثقافة من جراء عبور مائة ألف مهاجر ضاقت بهم أرض ألمانيا بما رحبت!! في تقرير نشرته جريدة "دي فلت" حول تعداد السكان في ألمانيا وفراغ البيوت والشقق، جاء فيه أن هناك ما يصل إلى 14% من السكنات في مناطق متعددة - خارج المدن الرئيسة - فارغ وغير مأهول. وأن عدد سكان ألمانيا في تناقص مستمر قد يصل إلى 65 مليون في العقد القادم. وفي مقال نشرته جريدة "البِلْد" أنه يوجد في ألمانيا ما يقارب 720 ألف شقة فارغة، وخاصة في القرى والمناطق الريفية. الحكومة الألمانية سعت بكل جهد لاستقدام عائلات من أصول ألمانية كانوا في الاتحاد السوفييتي، في كازاخستان وطاجيكستان من الذين شتتهم ستالين بعد استيلائه على مناطقهم في شرق أوروبا بعد الحرب العالمية. استقطبوهم لأنهم أدركوا أن تعداد السكان في تراجع سيؤدي في القريب إلى انخفاض في السكان يهدد الاستقرار البشري والاقتصادي. ولكنهم واجهوا مشاكل مجتمعية عنيفة، وتحولت بعض المناطق إلى تجمعات سكانية "للروس" مما زاد من النعرة العرقية في صفوف النازيين والمتطرفين اليمينين. وكانت ألمانيا من قبل قد استقدمت العمال الأتراك في ستينات القرن الماضي للغرض نفسه وكأيدٍ عاملة رخيصة، ووقعت في الخطأ نفسه، لأن المجتمع الألماني غير مؤهل أصلا لقبول الأجانب. والآن وبعد أن أفاقت الحكومة على ردة الفعل التي لم يستح الساسة من إظهارها من مثل إعلان "توماس دي ميزيير" Thomas de Maizière وزير الداخلية الألماني عن إعادة إغلاق الحدود مع النمسا، بل والطلب من الدول الأوروبية الأخرى أن تحذو حذوها للحد من تدفق المهاجرين. يضاف إلى ذلك المناقشات المفتوحة في وسائل الإعلام عن قدرة ألمانيا على استيعاب المهاجرين والتي رافقتها النظرة إلى "ديانة" المهاجرين وأصولهم العرقية، وثقافتهم ومدى تأثيرهم في المستقبل القريب على التركيبة السكانية وديمغرافيا المجتمع. كل هذه مؤشرات فعلية على حقيقة المشاعر تجاه المهاجرين، ظهرت على السطح مباشرة رغم محاولات الإعلام الآن إخفاءها أو التلبيس عليها. نحن نعلم أن ألمانيا دولة رأسمالية، لا يوجد في أدبياتها السياسية ما يسمى قيمة إنسانية إلا بقدر ما تحقق هذه القيمة من مكاسب مادية أو معنوية كالشهرة والمكاسب السياسية. فمبدؤها يقوم على النفعية، ولا يمكن أن تنسلخ هذه النفعية عن المبدأ لأنه أساسها، إذا انتقضت، سقط المبدأ. ومن هنا نجد أنه بالرغم من قدرة ألمانيا من حيث المال والسكن والأراضي القابلة للاستصلاح، وكذلك بقية الدول الغربية، إلا أنها غير مستعدة لتقديم المساعدة إلا بالقدر الذي تراه مناسبا لها اقتصاديا أو ديمغرافيا. وكذلك بقية دول أوروبا التي تتباهى باستقبال الآلاف رغم مقدراتها فمنطلقهم واحد وهم على المبدأ العفن نفسه. إن إصرار الحكومات الغربية على إذلال المسلمين، والضغط عليهم للقبول بالحلول المطروحة أو ما دونها، هو السبب الرئيس في عدم قبول المهاجرين وزجرهم، وردهم إلى حدود المجر وإلى عرض البحر ليموتوا وليهلكوا ولا مدافع عنهم. نحن لا نستجدي هذه الحكومات أن تستقبل المهاجرين، بل نرى في ازدياد الهجرة مؤشرا خطرا على تفريغ البلاد من سكانها ليستفرد بها الشبيحة وعصابات الأسد. بل نضع المسؤولية التاريخية على عاتق هذه الحكومات وعلى مبدئها العفن الذي يساند هذا الجزار، ويستمر في دعمه بالسلاح والعتاد رغم ما يرونه من دمار وخراب وقتل وتشريد، حتى لم يبق في البلاد عباد، ولا أحجار ولا أشجار. وقد أبيدت عن بكرة أبيها بنيران مدافعهم ورصاصهم الذي يزودون به النظام في دمشق تحت سمع العالم وبصره بحجة محاربة الإرهاب الذي صنعوه بأنفسهم. نسأل الله أن يخلصنا من الأسد وعصاباته ومعاونيه وداعميه ومؤيديه، وأن يلهم أهلنا في سوريا الصبر والسداد، وأن يكون في عون المهاجرين في أصقاع الأرض. ﴿وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ﴾ [القصص: 5] كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحريريوسف سلامة - ألمانيا
خبر وتعليق ألمانيا تعيد إغلاق الحدود في وجه اللاجئين
More from Haber ve Yorum
Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi
Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi
(Tercüme)
Haber:
Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).
Yorum:
Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.
Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.
Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.
Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.
Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.
Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.
Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:
Muhammed Emin Yıldırım
Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır
Haber:
Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.
Yorum:
Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.
En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.
Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!
Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!
Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!
Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.
Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.
Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır
Dr. Muhammed Caber
Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı