February 12, 2015

خبر وتعليق المحنة المستمرة للاجئين السوريين (مترجم)


الخبر:


ذكرت قناة الجزيرة يوم 6 فبراير، في تقرير بخصوص الوضع المزري الذي يواجهه الآلاف من اللاجئين السوريين في لبنان، الذين تُركوا بلا مأوى بسبب تطهير الجيش اللبناني للمنطقة الحدودية مع سوريا من مخيمات اللاجئين وذلك نتيجة للتهديدات الأمنية المتوقعة، ذكرت أن هذا القرار الأخير من طرف السلطات اللبنانية يؤثر على 32 مخيّما غير رسمي يؤوي حوالي 7000 لاجئ وعامل سوريين. وذكر تقرير الجزيرة وفقا لمصادر من الجيش اللبناني، أن القرار قد تم اتخاذه من أجل إخلاء المناطق الواقعة على طول الشريط الحدودي بالبقاع شرق لبنان، من "مجدل عنجر" بالقرب من معبر المصنع الحدودي، على طول الطريق وصولا إلى القصير. ونقل التقرير عن أبي أحمد، وهو لاجئ من دير الزور وأحد الذين أصبحوا بلا مأوى جراء هذه الحملة الأمنية، أنه قال "جاء الجيش اللبناني الليلة الماضية وحطّم كل شيء، خزانات المياه، الخيام.. أين سينام أطفالنا؟؟" وقال أيضا "ليس لدينا مكان نذهب إليه بعد الآن، ليس لدينا أي فكرة عن المكان الذي سننام فيه هذه الليلة، ماذا يفترض بنا أن نفعل؟"


التعليق:


يتواصل البؤس والمعاناة التي يعيشها اللاجئون السوريون بلا هوادة. ليس فقط لأنهم يكافحون من أجل البقاء على قيد الحياة في خيام مهترئة مع القليل من الطعام بدون تدفئة في البرد القارس. بل كذلك نتيجة لهذا العمل الوحشي للحكومة اللبنانية القاسية. هذا القرار الذي ترك الآلاف مشردين بلا مأوى، مجبرين على الصمود في وجه عوامل الشتاء القاسية، بما في ذلك درجات الحرارة تحت الصفر، بلا مكان يؤويهم ويحميهم من البرد الشديد. هكذا تثبت هذه الأنظمة العلمانية افتقارها التام للإنسانية! في يناير، أوردت تقارير أن عددا من اللاجئين السوريين توفوا بالقرب من الحدود اللبنانية السورية بسبب نقص الحماية من البرد القارس وقسوة الظروف المناخية التي رافقت العاصفة 'زينة'، والتي جلبت معها موجة من الثلوج والأمطار ضربت مخيمات اللاجئين، بما في ذلك مخيمات وادي البقاع. وشملت حالات الوفاة المسجلة، وفاة رضيع عمره 3 أشهر بعد أن علق بمعبر المصنع الحدودي لمدة 4 أيام، صبّي يبلغ من العمر 6 سنوات تجمّد حتى الموت خلال العبور إلى منطقة شبعا بجنوب لبنان، وأم سورية لطفلين توفيت في خيمتها التي تفتقد لأبسط وسائل التدفئة في بعلبك. وذكر التقرير أيضا أن اللاجئين السوريين قد لجأوا إلى حرق القمامة من أجل التدفئة رغم الغازات السامة التي تولدها. هكذا وُضعوا بين موقف من الخيارات المرعبة، إما أن يتركوا أطفالهم يتجمدون من البرد أو يحاولوا خلق بعض الدفء ممزوجا بالغازات السامة.


هذا الواقع الأليم ليس سوى جزء بسيط من الحاجة واليأس المستمر الذي يعانيه إخواننا وأخواتنا في الشام، بعد أن تم التخلي عنهم من قبل الأنظمة عديمة الضمير في العالم الإسلامي والدول الغربية البراغماتية، الذين وقفوا وقفة المتفرج أمام هذه المأساة الإنسانية. هكذا يموت عشرات الآلاف من المسلمين في سوريا موتا بطيئا بسبب غياب الاحتياجات الإنسانية الأساسية، والرعاية اللازمة من الحكومات المضيفة. وقد أكدت هذه الأزمة مدى عجز الأمم المتحدة والهيئات الدولية الأخرى العجز الكامل عن حماية حياة أمتنا. وأثبتت أنها عاجزة تماما أو قلْ غير راغبة في اتخاذ أي موقف ضد الإجراءات القمعية والإهمال الذي يتعرض له اللاجئون من الدول المضيفة.


لذا، بينما تركز وسائل الإعلام العلمانية والدوائر السياسية اهتمامها على الأحداث في العراق، ترى كارثة إنسانية ذات أبعاد وحشية لا تزال تضرب بإخواننا وأخواتنا في الشام في أعمال وحشية مستمرة على يد نظام الأسد. وبما أن الأنظمة في العالم الإسلامي تخوض حروبا بالنيابة عن أسيادها في الغرب بدلا من حشد جيوشها للإطاحة بالمجرم بشار، أصبحت أخواتنا وأطفالهن بين خيارين أحلاهما مرّ، إما الموت بقنابل ورصاص الطاغية، أو الموت بردا أو جوعا في الدول المجاورة، التي يحكمها حكام لا يحملون ذرة من رحمة أو اهتمام لمحنتهم.


هذه الحالة البائسة التي تمر بها أمتنا في سوريا لا يمكن لها أن تنتهي إلا بقيام دولة الخلافة على منهاج النبوة؛ فهي الدرع الحامي للمسلمين. فواقعا، وضع الثقة في المجتمع الدولي لرعاية اللاجئين السوريين ليس إلا إطالة لمعاناتهم. تماما مثل اعتبار أن الحكومات الغربية أو الأمم المتحدة بيدها إنهاء سفك دماء المسلمين في الشام، بل هذا وهمٌ خطير يعطي الوقت لفرعون سوريا لمزيد من القتل والتدمير لإنقاذ عرشه. لذلك دعونا نكثّف الجهود لإقامة نظام الله سبحانه وتعالى مرة أخرى على هذه الأرض، فهذا هو الطريق الوحيد الصحيح لإنقاذ أمتنا المضطهدة في سوريا وفي جميع أنحاء العالم. هذه الدولة وحدها التي تبنى على الإسلام ولا شيء غير الإسلام، هي التي من شأنها أن تحشد جنودها دون أيّ تردد أو تأخير لتحرير المسلمين المضطهدين، ورعايتهم بحب، رعاية الأب لولده، لأن الإسلام يأبى إلا أن يكون حاكما وقائدا.


«‏إِنَّمَا الْإِمَامُ ‏‏جُنَّةٌ ‏ ‏يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ»




كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
الدكتورة نسرين نواز
عضو المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı