خبر وتعليق   أمريكا تتدخل إنسانيا في العراق ولكن ليس في غزة أو سوريا أو بورما أو الكونغو   (مترجم)
August 13, 2014

خبر وتعليق أمريكا تتدخل إنسانيا في العراق ولكن ليس في غزة أو سوريا أو بورما أو الكونغو (مترجم)


الخبر:


صرّح الرئيس الأمريكي باراك أوباما في 7 آب/أغسطس 2014 بشن ضربات عسكرية في العراق، وقال "عندما نواجه وضعا مثلما يحدث في تلك الجبال، حيث الأشخاص الأبرياء يواجهون العنف على نطاق مروع ولدينا إمكانية للمساعدة، وذلك بناء على طلب من الحكومة العراقية، وبما أننا نملك قدرات فريدة من نوعها للعمل من أجل تجنب مذبحة، أعتقد أن الولايات المتحدة لا يمكن أن تغض الطرف"، وأضاف "في وقت سابق من هذا الأسبوع، قال أحد العراقيين بأنه لا يوجد من يأتي للمساعدة، حسنا، اليوم أمريكا قادمة للمساعدة".

التعليق:


أمريكا حريصة مرة أخرى على التدخل في العالم الإسلامي بتوجيه ضربات عسكرية، العراق مرة أخرى وهذه المرة التبرير هو المساعدة الإنسانية، حيث يقومون بإيصال الإغاثة الإنسانية على شكل قطرات بالطائرات النفاثة الأمريكية، والتي تمثل أول مهمة جوية فوق العراق منذ 2011، وهذا يمثل بداية لمشاركة أمريكية أعمق في العراق منذ انسحاب القوات الأمريكية في أواخر عام 2011 وبعد ما يقرب من عقد من الحرب.


ومع ذلك، ما هو مثير للاهتمام ملاحظة عدم وجود استراتيجية متماسكة أو بوصلة أخلاقية في السياسة الأمريكية الخارجية حيث يتم سحق السكان وحدوث انتهاكات جسيمة لحقوق الإنسان يوميا، حيث إن الأعمال التي تقوم بها دولة يهود في قطاع غزة تشكل بوضوح جريمة الإبادة الجماعية، ولكن لا يوجد أي تدخل أمريكي، وبالمثل، لا تبرر أعمال الأسد الوحشية ضد شعبه التدخل الأميركي، وفي كلتا الحالتين ترتكب جرائم الحرب من أمثال نتانياهو وبشار الأسد، ومع ذلك اختارت أمريكا أن تغض الطرف، أما في خارج منطقة الشرق الأوسط فالأقليات المسلمة لا تُرحم كما في بورما وجمهورية الكونغو الديمقراطية، ولكن لم يكن هناك حديث عن التدخل الإنساني، إن اضطهاد الأقليات المسلمة في هذين البلدين يفوق بكثير في حجمه ما يحدث للأقليات في العراق، ولكن أمريكا اختارت التدخل في العراق وتجاهلت محنة المسلمين في أماكن أخرى، فأين هي المعادلة الأخلاقية؟


بدأ مفهوم الدولة القومية المنصوص عليها بموجب "معاهدة وستفاليا" بالتآكل على يدي أمريكا والحلفاء الغربيين على مدى السنوات العشرين الماضية أو نحو ذلك، حيث تحظر المعاهدة صراحة التدخل في الشؤون الداخلية للدول من قبل الدول الأخرى، ولكن التدخل الإنساني كذريعة، قوض الغرب بشكل صارخ مفهوم الدولة القومية، وعلاوة على ذلك، فإن التطبيق الانتقائي للتدخل الإنساني قد زاد من تآكل مصداقية نموذج الدولة القومية، ويضعف الادعاء الغربي بالتدخل على أساس أخلاقي.


لا يقتصر هذا الأمر على العالم الإسلامي، بل يمكن رؤيته بسهولة من خلال قمع الأقليات في روسيا والصين، ومع ذلك، اختارت أمريكا والغرب عدم التدخل، كما أنها لا تملك العدة لشن حرب شاملة مع البلدان التي لديها القدرة على إحداث ضرر كبير لمصالحها.


ما قد تبدو وكأنها فترة قاتمة في تاريخ العالم الإسلامي، والتي تجلت من خلال التدخلات الغربية المتكررة والحروب، ينبغي أن لا تفسر على أنها تفوق لأمريكا أو الغرب، وبالرغم من أن أمريكا والغرب متفوقان عسكريا، ولكن هذا لم يساعدهم في تشكيل النتائج السياسية المرجوة كما يتبين من الحروب في العراق وأفغانستان.


يمكن القول، وفي الواقع، بأن أكبر سلاح ضد أمريكا والغرب هو تلك التناقضات الأيديولوجية في المسائل المتعلقة بالسياسة الخارجية، فالضرر الذي ألحقته تلك التناقضات الصارخة الآن تلقي بظلالها على كل ما يأمل الغرب بتحقيقه.


وفي هذا تكمن إشراقة للعالم الإسلامي، فعند إعادة الخلافة الحقيقية، سيكون نسبيا من السهولة توحيد المسلمين في العالم في ظل المناخ الدولي الحالي، بل وأيضا توسيع حدودها إلى قارات أخرى استناداً إلى التدخل الإنساني وتماشيا مع دعوتها إلى الإسلام، وإن اضطهاد الأقليات المسلمة في أوروبا، واضطهاد السكان المسلمين جنبا إلى جنب مع قمع اللاتين والسكان السود في أمريكا سيكون سببا كافياً لدولة الخلافة للتدخل لتحرير هذه الشعوب من طغيان الغرب وإعادتها إلى عدل الإسلام، قال الله سبحانه وتعالى:


﴿وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللَّهُ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ﴾




كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
أبو هاشم

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı