الخبر: نشر موقع الجزيرة نت يوم الجمعة الماضي الموافق ل 2015/06/26 ما يلي: قالت وزارة الداخلية التونسية إن 27 شخصاً قتلوا في هجوم وصفته بالإرهابي، استهدف أحد الفنادق في مدينة سوسة الساحلية، ونقل مراسل الجزيرة عن شهود عيانٍ أن منفذ العملية تسلل إلى الشاطئ وقد أخفى سلاحه الكلاشينكوف تحت مظلةٍ يحملها وأطلق النار بصورةٍ عشوائيةٍ على السياح. التعليق: ما أن وقع الحادث المذكور في مدينة سوسة التونسية حتى بادر فراعنة تونس إلى اتخاذ الكثير من الإجراءات العقابية ضد أهل تونس، وكما يفعل سادتُهم في الغرب عند وقوع أي حادثٍ في أي بلدٍ غربيٍ، فإنهم سرعان ما يشيرون بأصابع الاتهام إلى المسلمين بأنهم هم من قام بهذا الحادث، دون تحقيقٍ وحتى دون وجود أدلة، كذلك يفعل عبيدُ الغرب ونواطيرُه في بلاد المسلمين، فما من جريمةٍ أو اعتداءٍ أو مصيبةٍ إلا كان المسلمون وخاصةَ الحركات الإسلامية هم المُتهمين أولا، أما غلمان بني علمان وأجهزة المخابرات العالمية والتي ترتع وتسرح وتمرح في بلادنا فإنهم أنقياءُ أتقياءُ أبرياءُ، ولذلك فإن عيون الحكام لا تبصرهم أبدا!! لذلك فقد قامت الحكومة التونسية على سبيل المثال لا الحصر مباشرةً بإغلاق 80 مسجداً، وصفتها بأنها خارج سيطرة الدولة لتحريضها على العنف، واتخاذ إجراءاتٍ قانونية ضد الأحزاب والجمعيات المخالفة بما في ذلك إجراء الحل، وإعادة النظر في المرسوم المنظم للجمعيات خاصة فيما يتعلق بالتمويل. أما عدو الله السبسي فقد دعا الحكومة إلى مراجعة موقفها من الحزب الذي يحمل الراية السوداء، وقال بغضبٍ شديدٍ: "ما عادش ممكن نرفع علم إلا العلم التونسي"، وفي اجتماع لخلية الأزمة بقصر الحكومة بالقصبة يوم الجمعة الماضي ذكرت صحيفة الصباح نيوز التونسية: "إنه من المُنتظر أن يتم تعليق نشاط حزب التحرير، ويأتي ذلك على خلفية التصريح الذي أدلى به السبسي حول اتخاذ جملةٍ من الإجراءات الموجعة التي يمكن أن تصل إلى حد سحب الرخصة من بعض الأحزاب". أما شرذمة العلمانيين الحاقدين على الإسلام فقد وجدوا ضالّتهم في هذا الاعتداء، ولذلك خرجوا من جحورهم وقلوبُهم تقطرُ حقداً على الإسلام، وخرجت من أفواه بعضهم عباراتٌ لا يعبرُ عن حقيقتها إلا قولُ الله عز وجل: ﴿قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ﴾، كقول أحدهم: مساوئ الخمارات ولا شرور مساجدكم!! أما ردود الفعل على المستوى الخارجي، فقد دعا السفير الفرنسي في تونس إلى حَلّ حزب التحرير فوراً، وأفادت صحيفة الجريدة التونسية اليوم الاثنين الموافق 2015/06/29 أنه من المقرر أن يصل اليوم إلى تونس وزراء داخلية كل من بريطانيا وألمانيا وفرنسا من أجل مناقشة الوضع الأمني في تونس! إن ما جرى في تونس ليدل على أن الحكومة التونسية والدول الغربية هم أول المستفيدين من هكذا عملية، هذا إن لم يكونوا هم أصلاً مَن خطط لها، فاتخذوا منها مبرراً لشن حربٍ على الإسلام والمسلمين، ولإشغال الناس بالإرهاب في وقتٍ أظهر فيه أهلُ تونس وعياً متميزاً، فقاموا بحملةٍ واسعةٍ مطالبين بفتح ملفات الفساد، ووقف سرقة ثروات تونس من قبل الشركات الفرنسية والبريطانية وغيرها، يتقدم صفوفَهم حزبُ التحرير، الذي ما فتئ يعمل على توعيتهم وتبصرتهم ويكشفُ لهم ما يخططُه الكافرُ المستعمرُ لهم، حتى غدا الحزبُ شوكةً في حلق الكافر المستعمر، إلى درجة أن يطالب السفير الفرنسي صراحةً بحل حزب التحرير فوراً. كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحريرمحمد أبو هشام - أوروبا
خبر وتعليق استهداف أحد فنادق مدينة سوسة التونسية
More from Haber ve Yorum
Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi
Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi
(Tercüme)
Haber:
Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).
Yorum:
Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.
Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.
Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.
Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.
Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.
Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.
Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:
Muhammed Emin Yıldırım
Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır
Haber:
Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.
Yorum:
Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.
En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.
Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!
Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!
Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!
Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.
Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.
Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır
Dr. Muhammed Caber
Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı