خبر وتعليق   بلاد الإسلام عصية على أهلها مستباحة لدول الكفر وأذنابها..
خبر وتعليق   بلاد الإسلام عصية على أهلها مستباحة لدول الكفر وأذنابها..

الخبر: "ذكرت وكالة فرانس برس 24 يوم الأربعاء الموافق 2015/5/20 أن الصوماليين يعاودون الرجوع إلى وطنهم حيث النزاعات المسلحة والاضطهاد والفقر والأوبئة المتفشية هربا من اليمن بسبب النزاع الدائر فيها نأيا بأنفسهم عن مخاطر القتل والجوع والتشريد... حيث خرج مركب من ميناء موشا في اليمن في البحر الأحمر حاملا على متنه شرائح مختلفة من المهاجرين، وأكبر شريحة هم من مواطني صوماليلاند والصومال الذين نزحوا إلى اليمن عام 1988، حيث هرب الكثيرون ممن يسمون اليوم صوماليلاند من القمع باتجاه اليمن. وفي 1991، هرب أيضا الناس من مختلف مناطق الصومال من العنف الدائر وذهبوا نحو اليمن. في البداية، كانوا جميعهم يعيشون في مخيمات اللاجئين، فمنهم من أقام تجارته الخاصة واستوطن اليمن ومنهم من عاد أدراجه إلى بلاده، فيما بقي من يسمى بالصوماليين البنتوس الذين مكثوا في اليمن لأنهم لا يملكون الإمكانيات المادية للرحيل وهم ما زالوا عالقين هناك في مخيمات اللاجئين القديمة. أما في الوقت الراهن فإن الوضع في اليمن متوتر للغاية والمكوث فيه أصبح مخاطرة كبيرة، فلا يقتصر سبب العودة على الغارات الجوية المميتة ونقص الطعام.   بل لأن العديد من اليمنيين لم يعودوا يطيقون وجود الصوماليين بينهم بسبب دعم الحكومة الصومالية للتحالف الذي تقوده المملكة العربية السعودية والذي يقصف اليمن حاليا. كما أن هناك شريحة أصغر قررت الرحيل من اليمنيين أنفسهم، بالإضافة إلى عدد من الإثيوبيين جاؤوا باحثين عن عمل في اليمن وعددا من السوريين الهاربين من النزاع الدائر في بلادهم."   التعليق: حالة من الفوضى العارمة تعم بلاد المسلمين، حيث أصبحت مآلا للنزاعات والخصومات السياسية المفتعلة والمصلحية، ومسرحا للصراعات الدولية وحربا لنيل التابعية، دون أدنى حساب للبشر ممن يقطنون هذه البلاد أو للضرر الذي سيصيبهم والمعاناة التي ستطالهم، فتتوالى عليهم النكبات والمآسي تباعا، وتطوقهم من كل حدب وصوب داخليا وخارجيا، تحمل لهم الأسى والعذاب والاضطهاد، تقطع دابرهم وتشل أركانهم، وتستبيح أعراضهم وأموالهم وتدفع بهم إلى ظلمات التهجير والترحيل واللجوء... فحال المسلمين يزداد سوءاً يوما بعد يوم، فالصومال كانت ولا زالت محرقة لا يأمن فيها المسلم على نفسه، جعلته ظروفه مهاجرا لاجئا لبلاد تفوق بلاده كدا وإعياء.. هاجروا قديما لظروف استحال معها البقاء لانعدام الأمن، وصعوبة الحصول على أساسيات المعيشة مما اضطرهم للجوء، فكانت وجهة بعضهم اليمن الذي كان سعيدا آمنا، يطمئن فيه المسلم على نفسه، وقبل أن تتوغل فيه يد الغدر والحقد والمصلحة وتعبث فيه وتجعل منه نسخة طبق الأصل عن شقيقه الصومال، حيث تتبعهم المخاطر في رحلات هجرتهم من مثل تعرضهم للنصب واستنزاف الأموال من قبل تجار البشر ومستغلي ظروف المهجرين الصعبة لينهبوا أموالهم، هذا عدا حالات الاغتصاب أو القتل أو من يلقى بهم من على السفن في المياه ليكونوا وجبة للأسماك، حيث وصفت الطرق البحرية في خليج عدن والبحر الأحمر بأنها "أزحم طرق الملاحة في العالم والأكثر في عدد القتلى." ويقدم كثير من الأفارقة على هذه الرحلة الخطيرة إلى اليمن أملا في العثور على فرص عمل أو ينشدون الأمن والطمأنينة على أنفسهم، ولكن الهجرة غالبا ما تحفها المخاطر فقد أكد مسؤول منظمة الهلال الأحمر في باب المندب في رحلة للمهجرين عام 2012 أنه: "لم نعد نميز بين الأثيوبي والصومالي وبين الذكر والأنثى فقد وجدناهم في الساحل بحالة يرثى لها وتغيرت أشكالهم وما كان علينا إلا أن نتولى مسؤولية الدفن". فما كان سبب هجرتهم إلا لأنهم لا يملكون ما يحتاجون إليه للعيش بسلام في بلادهم، ولا يجدون منزلاً يؤويهم، وهذا ليس حالهم وحدهم وإنما حال الآلاف بل الملايين من مختلف دول العالم بمن فيهم الأثيوبيون بعد أن ضاقوا ذرعا من معيشتهم التي لا يجدون فيها فرصة لكسب العيش الكريم، أو الحياة الآمنة المطمئنة، وها هم الآن يعاودون الكرة مجددا يهربون من لظى وحمم المدافع، ومن ضنك العيش وسوء الحال وقلة الإمكانيات في المخيمات، فقد تقطعت بهم السبل، مخيمات لا توجد فيها أدنى الاحتياجات الآدمية، يعانون انقطاعا في المساعدات الإغاثية، معاناة أضيفت إلى معاناتهم، فقرروا شد الرحال والهرب من ساحة الحرب والقتال والدمار لساحة أفظع وأشد وطأة وبلاد لم تحط فيها الحرب أوزارها... فقد أصبحت بلاد الإسلام في المعاناة، وفي تكالب دول الكفر عليها وتخاذل حكامنا عن نصرتها هما واحدا، وترك المسلمين تستباح دماؤهم وأعراضهم وأموالهم دون أن يلمس ذلك نخوة الرجال فيهم، فقد طالهم الهوان والضعف والاستكانة لدول الكفر حدا يصعب فيه الوصف.. فأي حال هذا الذي وصلت له وتعاني منه الأمة، وأي قطيعة وتنصل من المسؤولية أصاب أنظمتنا؟! أيعقل أن يكون هذا حال أمة قرابة المليارين! أمة الرجال! أمة الثروات والمقدرات! أين كنا وكيف أصبحنا! كنا أعزة فأذلنا حكامنا، كنا نسود العالم ونقوده، فأصبحنا نستجديه في أكلنا وشربنا ومعاشنا! فتخاذل حكامنا عن قضايا المسلمين ونصرتهم واضح وفاضح، وموالاتهم لعدو الأمة لا يخفى على كل ذي بصيرة، فلا حل لنا ولا علاج لمشاكلنا إلا باستئصالهم، وخلعهم من جذورهم، وإقامة حكم الإسلام على أنقاض عروشهم، فقط بذلك تعز الأمة وتنجو، وتستعيد هيبتها، وتقيم فيها من يحميها ويذود عنها، تقاتل من ورائه وتتقي به.. ﴿وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ﴾       كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحريررائدة محمد

0:00 0:00
Speed:
May 23, 2015

خبر وتعليق بلاد الإسلام عصية على أهلها مستباحة لدول الكفر وأذنابها..

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı