خبر وتعليق   دلهي واحدة من الأماكن الأكثر خطرا على النساء عند استخدامهن لوسائل المواصلات العامة   (مترجم)
December 20, 2014

خبر وتعليق دلهي واحدة من الأماكن الأكثر خطرا على النساء عند استخدامهن لوسائل المواصلات العامة (مترجم)


الخبر:


ذكرت وكالة رويترز للأنباء في 16 من ديسمبر/كانون الأول 2014 بأن دراسة استقصائية حديثة كشفت عن كون النساء في دلهي، في الهند، لا زلن لا يشعرن بالأمان على الرغم من تكثيف وزيادة أعداد قوات الشرطة في الشوارع فضلا عن أحكام قانونية أكثر صرامة أُقرت لردع الجرائم المرتكبة ضد النساء. وجاء في "استطلاع للرأي نشرته صحيفة هندوستان تايمز في 16 من ديسمبر/كانون الأول 2014 والذي يصادف الذكرى السنوية لحادثة الاغتصاب لفتاة كان عمرها 23 عاما في حافلة أثناء عودتها للمنزل بأن (91% من النساء اللاتي شملهن الاستطلاع واللاتي بلغ عددهن 2,557 لا يجدن أي تحسن في ظروف السلامة المُوَّفرة لهن). ووجد الاستطلاع ذاته بأن 86% من اللاتي شملهن الاستطلاع يتجنبن الخروج وحدهن بعد حلول الظلام. وقد نالت نيودلهي؛ والتي يشكل عدد سكانها 16 مليونا وتُسجل فيها نسبة الاغتصاب الأعلى مقارنة بمدن هندية أخرى سمعة مقيتة بأنها "عاصمة الهند للاغتصاب". وتقترح كالبانا فيسواناث، المشاركة في تصميم تطبيق سيفتيبِن وهو تطبيق يزود المستخدمين بمعلومات متعلقة بالسلامة، القيام بتحسينات في البنية التحتية كتوفير إضاءة أفضل للشوارع ووسائل النقل العمومية والإيصال للنقطة الأقرب كي لا تضطر النساء للسفر مشيا على الأقدام. وقد تم بالفعل توفير 320 مليون دولار للقيام بهذه التحسينات كدعم للسياسات الـ 18 المُقرَّة سابقا والتي من بينها توفير خدمة جي بي إس في الباصات وخدمات هاتفية لخطوط مساعدة مجانية للنساء وكذلك توفير دورات للتدريب على الدفاع عن النفس للأطفال والنساء كل هذا بهدف حماية النساء من التعرض للعنف والاعتداء.

التعليق:


إن حقيقة كون دلهي لا تزال تصنف كرابع أخطر مكان في العالم بالنسبة للنساء عند استخدامهن لوسائل النقل العام تُظهر بأن السبب الجذري لمشكلة العنف هذه هو أمر آخر غير غياب التكنولوجيا والمال. فهذه الظاهرة عالمية تشمل النساء على اختلاف طبقاتهن وثقافتهن سواء كُنَّ في البلدان المتقدمة أو غير المتقدمة.

إن هذه الممارسات التي تنتهج ضد المرأة لم تتغير مطلقا بل زادت وتيرتها في تصاعد واضح للأعمال الهمجية ضد النساء سواء أكان ذلك في بيوتهن أو في الأماكن العامة. وبغض النظر عن السياسات المتبعة لمعالجة ظاهرة إساءة معاملة النساء فإن أيّا من الحكومات الرأسمالية لم تتناول الحديث عن الهوية الأساسية للمرأة في المجتمع الرأسمالي والذي تُعتبر فيه كائنا يُستخدم ويُستغل تبعا للمتع الحسية أو المنفعة المادية. فكل الحكومات وعلى مستوى عالمي لا تُجرِّم استخدام المرأة في حملات الدعاية مثلا بغرض توفير أرباح كبيرة للشركات المحلية أو الغربية، كما أنها لا تعتبر أن في استغلال المرأة في صناعة الترفيه والإغراء أيَّ بأس؛ ما جعل امتهان النساء والفتيات أمرا طبيعيا وكرس عندهن فكرة كون مظهرهن الخارجي فوق أي اعتبار.


وليس غير نسف طريقة التفكير الليبرالية/العلمانية المدمرة وإزالتها من أذهان النساء ما سيوقف استخدام الرجال واستغلالهم لهن كلما وكيفما شاؤوا. أما الإسلام فقد حدد هوية واضحة للمرأة واعتبرها مخلوقا مكرما كما الرجل وحباها بوظائف بيولوجية ومجتمعية تناسبها، فهي ليست بأقل من الرجل ولا تقل أهمية عنه. فدور النساء وحقوقهن كأمهات وأخوات وزوجات وبنات وجدات مفصل وبدقة في الكتاب والسنة، وفي ظل الخلافة الإسلامية على منهاج النبوة القادمة قريبا بإذن الله وتدابيرها الصارمة المنبثقة عن أوامر الله ونواهيه سيكون وقوع الانحرافات والانتهاكات أمرا صعبا للغاية خاصة عندما تُطبق أنظمة الإسلام كاملة (في الاقتصاد والتعليم والعقوبات والسياسة الخارجية) والتي ستعمل بانسجام تام تطبيقا لأحكام الله وشريعته التي أنزلها لخلقه أجمعين ما سيُحصن الأمة من أمراض اتباع الهوى والمنفعة على حساب مصالح الآخرين وإنسانيتهم. لقد بين الله تعالى الرحمة التي تتنزل على العباد عند احتكامهم لشرعه في سورة النور في آيتها الأولى؛ قال تعالى: ﴿سُورَةٌ أَنزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا وَأَنزَلْنَا فِيهَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لَّعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ﴾، ثم ذكرت الآيات اللاحقة وسائل حماية النساء فجاء في الآيات 4-6 من ذات السورة الكريمة قوله تعالى: ﴿وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ * إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِن بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ * وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْوَاجَهُمْ وَلَمْ يَكُن لَّهُمْ شُهَدَاء إِلَّا أَنفُسُهُمْ فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ﴾.


كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
عمرانة محمد
عضو المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı