خبر وتعليق   فشل الرأسمالية والديمقراطية في حماية حقوق الأقليات   (مترجم)
December 30, 2014

خبر وتعليق فشل الرأسمالية والديمقراطية في حماية حقوق الأقليات (مترجم)


الخبر:


في 25 ديسمبر 2014، هنأ رئيس وزراء باكستان نواز شريف النصارى باحتفالات عيد الميلاد وأكد أن الحكومة ستحرص على حماية حقوقهم القانونية ومصالحهم. في رسالة إلى النصارى، قال رئيس الوزراء "باكستان ملتزمة بالتعهد الذي قدمه مؤسس أمتنا، القائد الأعظم محمد علي جناح، لحماية بدون رجعة للحقوق المشروعة ولمصالح الأقليات". وأضاف "نحن كبلد نلتزم بالتمسك بمبادئ المساواة والحرية والأمن لجميع المجتمعات التي تعيش في باكستان، بغض النظر عن الديانة، أو المهنة أو الأصل العرقي" "حكومتنا متفانية في حماية قدسية الجود وتوفر المساواة في الفرص والتي يتمتع بها جميع الباكستانيين، بما في ذلك الأقليات. فالحكومة تعامل الأقليات من المواطنين بتساوٍ مع بقية المواطنين في باكستان وتعهد بتمكينهم من استخدام قدراتهم في تحقيق التنمية الوطنية" وأردف "أنا أؤمن بالتناغم بين طوائف المجتمع والتلاحم والتفاهم العميق بين جميع الأديان التي تمارس في أنحاء البلاد".


التعليق:


خلافا لبيان رئيس وزراء باكستان، فإن وضع الأقليات في باكستان ليس ورديّاً. ففي نوفمبر 2014 قُتل زوجان من النصارى حرقاً وهما على قيد الحياة في فرن من الطوب على يد حشد من المتظاهرين لاتهامهم المزعوم بحرق صفحات من القرآن.


وفي 16 نوفمبر 2014 تعرضت امرأة من النصارى للضرب من قبل اثنين من الرجال في منطقة شَيخُوپُورہ الباكستانية، مما تسبب لها بالإجهاض. إلا أن هذا الوضع من الظلم والقهر لا يقتصر على الأقليات فقط، بل هو منتشر في جميع أنحاء باكستان بسبب طغيان نظام من صنع الإنسان وهو الرأسمالية والديمقراطية.

فنجد هذه الأقليات التي تواجه عبء هذا النظام القمعي يسلط عليها الضوء خصوصا من قبل المؤسسة الإعلامية ومنظمات حقوق الإنسان الغربية، في حين يُتّهم العقل الإسلامي والإسلام بهذه الجرائم ضد الأقليات. ففي حين تتواصل عملية تقريع الإسلام، فإنهم يتناسون أن النظام الجاري العمل به في باكستان ليس من الإسلام في شيء، وإنما هو نظام علماني رأسمالي ليبرالي بما يدعيه من قيم المساواة والحريات والعدالة الاجتماعية؛ التي فشلت في حماية الأقليات أو الأغلبية ليس فقط في باكستان بل في العالم أجمع.


في الولايات المتحدة الأمريكية على سبيل المثال وتحديدا في فيرجسون تحتج الأقليات السوداء منذ أسابيع على مقتل رجل أسود من قبل رجال الشرطة.. وجارة باكستان الهند، لديها مشكلة أكبر بكثير بشأن الأقليات العرقية والدينية، حيث في الفترة التي سبقت انتخابات هذا العام، تصاعدت التوترات بين الهندوس والمسلمين، مما أدى إلى زيادة بنسبة 30 في المائة في حوادث العنف الطائفي مقارنة بسنة 2012. وقد أفادت وزارة الشؤون الداخلية بالحكومة المركزية أن حوادث العنف الطائفي في عام 2013 بلغت 823، وكان حصيلتها 133 قتيلا وأكثر من 2000 جريح. واحدة من أسوأ حوادث العنف، حدثت في سبتمبر 2013 في منطقة موزافارنجر من ولاية اوتار براديش، والتي قتل فيها 60 شخصا على الأقل. إن حوادث العنف ضد الأقليات تمثل نتيجة مباشرة لعيوب أساسية في النظام الديمقراطي. حيث هذا النظام يستند على فكرة تحقيق المنفعة المادية القصوى من الشعب. إذ يحصل سكان المناطق ذات الأغلبية والأكثرية بالاهتمام والفوائد الخاصة من الطبقة الحاكمة، فإعادة الانتخابات بعد كل 4 أو 5 سنوات تجعل من الأغلبية محل اهتمام والأقليات محل إهمال. وبالتالي يفضل الحكام محافظة الأغلبية على محافظة الأقليات والسكان الأغلبية على الأقليات، لأن أصوات الأغلبية هي التي تمكن من إعادة انتخابهم، حتى إنهم وضعوا كل موارد التنمية في مناطق الأغلبية ولتحقيق تقدم ممثلي الأغلبية من السكان. ويخشى الحكام أيضا التصويت على سحب الثقة، لذلك عليهم الحفاظ على رضا ممثلي الأغلبية في المجالس التشريعية، من خلال تخصيص أموال لهم وسن قوانين لصالحهم.


إن نظام الإسلام الخلافة على منهاج النبوة خالٍ من كل هذه العيوب، فهو نظام حكم فريد موحد أمر به الله سبحانه وتعالى. وهو ليس نظاما فيدراليا أو ديمقراطيا، أو جمهوريا أو ملكيا أو دكتاتوريا على الإطلاق. ليس فيه أي تشابه مع أي مبدأ من صنع الإنسان. وتعتبر الدولة الإسلامية أن حقوق الناس الذين يحملون التابعية فيها، سواء أكانوا مسلمين أم غير مسلمين مضمونة ومكفولة. فلا يوجد مفهوم "الأقلية العرقية" لأن الناس لا يتعرضون للتمييز بسبب اللون أو العرق أو الدين. والخليفة ليس عنده أي تخوف من المساءلة أو التصويت بحجب الثقة طالما أنه يحكم بالإسلام. فمصدر التشريع هو الله سبحانه وتعالى فقط. والخليفة أو أعضاء مجلس الأمة ليس من صلاحياتهم التشريع كما يقول الله سبحانه وتعالى: ﴿إن الحکم إلا للہ... ﴾ [يوسف: 40]


وبما أن الإنسان لا يشرع في النظام الإسلامي، فلا الخليفة ولا أغلبية ممثلي الشعب لهم الحق في إلغاء أو تعليق حقوق الرعايا بغض النظر عن الانتماء السياسي أو العرقي أو الدين أو الجنس. وبالتالي فإن حقوق الرعايا غير المسلمين لا يمكن المساس بها. وبالتالي بالخلافة الراشدة الثانية على منهاج النبوة فقط ستنقذ أرواح وممتلكات وشرف الأقليات الدينية والعرقية ويوجد الانسجام والوحدة كما كان ذلك خلال الـ1300 سنة الماضية، ففي ظل الحكم الإسلامي المجيد كانت بغداد العاصمة وبخارى التي تبعد عنها آلاف الأميال على نفس المستوى من التقدم والازدهار.



كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
أم مصعب
عضو المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı