October 13, 2014

خبر وتعليق إدانة الإيبولا ما بين السخرية والحل الجذري (مترجم)


الخبر:


كرد فعل ساخر على موجات الأعداد المتزايدة من المسلمين الذين يدينون إطلاق مواضيع تبث الخوف من الإسلام في نفوس الناس مثل موضوع "الدولة الإسلامية في العراق والشام"، شرع الكثير من المسلمين في المشاركة في رابط على صفحة "رديت" عنوانه: "أنا كمسلم، أدين الإيبولا". ونتيجة لتعرض المسلمين لضغوطات عالمية كبيرة ومطالبات تدعوهم لإدانة أمور معينة أو اتخاذ إجراءات ضدها فقد قرروا السخرية من موقف الخوف من الإسلام العالمي بالتنديد بالفيروس القاتل "الإيبولا" على الرغم من أنه من الواضح جدا أنه لا علاقة للمسلمين في هذا الوباء ولا بأي شكل من الأشكال. (الستريم، الجزيرة)

التعليق:


إن الفكرة التي كانت وراء ولادة هذه المبادرة الساخرة تظهر السخافة الإيديولوجية المتعلقة بضغوط تمارس ضد المسلمين من قبل الغرب تطالبهم جبرا أو طوعا بإدانة أعمال العنف التي ترتكب ضد الأبرياء والتي تُنسب زوراً وبهتاناً إلى الإسلام بحجة أن من قام بها مسلمون. إن هذا التطلع الدائم لإدانة "إسلامية" هو تماما كمثل العباءة الأمنية التي يستخدمها الغرب لتغطية جرائمه التي يرتكبها بنفسه والتي تُسكب فيها دماء الأبرياء. ومن الناحية المنطقية، فمن غير الضروري قيام المسلمين بالإدانة الدائمة كونهم فعلياً وبشكل لا لبس فيه لا يجوز لهم الوقوف في صف من يرتكب العنف ضد الأبرياء بغض النظر عمن ارتكبه. وفي أحكام الإسلام وقيمه وتعاليمه شُجبت بالفعل هذه الأعمال في كتاب الله تعالى القرآن الكريم الذي يتحدث باسم أمة الإسلام جمعاء. ومع ذلك، يبدو أن بعض الناس لا يعتبرون هذه الإدانة الإلهية كافية لإرواء عطشهم فيشعرون بضرورة تكرارها لفظيا وشفويا، ويرون أن على عامة الناس ومعهم الأشخاص المعروفون في المجتمع ولا سيما أئمة الأمة تقديم ختم بهذه الإدانة.


إن الضغوطات المتزايدة التي تطالب المسلمين بالإدانة تهدف إلى تكوين عقلية انهزامية عندهم تضطرهم إلى تحمل شعور بأنهم "مُدانون" وأنهم "مَدينون" باعتذار. وبهذا يُصرف المسلمون عن الاهتمام بقضاياهم الحقيقية بدفعهم للبحث عن سبل لتحقيق رغبات الغرب الملحة الدائمة المطالبة بأن يكون للمسلمين إدانات بين الحين والآخر بحجة "تهدئة" ما يسمى الخوف من الإسلام والمسلمين. ونتيجة لذلك، فقد استخدم بعض المسلمين الذين وقعوا في فخ الإدانة مواقع (التواصل الاجتماعي) ليقدموا إداناتهم المتكررة، في حين شرع آخرون بإثارة مواضيع تسخر من رُهاب الإسلام هذا والذي أنشأه الغرب لزيادة فُرقة المسلمين حتى في مواقفهم تحت مسميات "الحداثة" و"النسوية" و"التطرف" وغيرها.


وبغض النظر عن هذا كله، فإن مجرد حقيقة أن مواقع (التواصل الاجتماعية) المجانية المختلفة قد سهلت على الناس، المسلم منهم وغير المسلم، التعبير عما يقلقهم ويشغل بالهم، وعما يثير غضبهم واستفساراتهم، تكشف وبشكل مؤلم حاجة هؤلاء الماسة لمن يسمعهم في وقت غابت فيه المصداقية والرعاية الصادقة والآذان الصاغية التي تدعي المؤسسات التي تمثل الرأي العام توفيرها كوسائل الإعلام والنواب المنتخبين والحكام الطغاة. وليس هذا فحسب، بل إن هذه الوسائل عملت ولا تزال على استغلال هذه المنصات العامة لنشر ثقافة الخوف من الإسلام حتى يتمكنوا بعد ذلك من مواصلة التعامل بطرق عنيفة ضد الأبرياء دون أن يخشوا إدانة على جرائمهم.


كما ينبغي الإشارة إلى أنه وبغض النظر عن المسلمين فإن غير المسلمين يشاركون أيضا في هذه المواضيع على مواقع (التواصل الاجتماعي) ما يظهر وبوضوح الانفصال الواضح. وقد بدأ الناس يدركون أن الدعاية التي رُوِّجت لنا قسرا هي أبعد ما تكون عن الحقيقة، فالواقع على الأرض مختلف تماما. فقد لاحظ الناس من خلال الأكاذيب المختلقة بأنها أصبحت تُفرض عليهم وكأنها حقائق ثابتة وهذا ما جعلهم يرون ضرورة ملحة للتوقف عن التزام الصمت. ومن الواضح تماما بأن الناس قد سئموا رعاية الأكاذيب التي تُستغل فيها أموالهم التي يجنونها بشق الأنفس وأرواحهم كذلك، كما أنهم قد سئموا البقاء مستعبدين من قبل النخب الحاكمة في التسلسل الهرمي السلطوي والتي تسعى لاستغال الناس لتحقيق مصالحهم الشخصية.


أيها المسلمون في أنحاء العالم أجمع...


إن ما يهدد المصالح الغربية لا يجب أن يقتصر على استخدام السخرية فحسب، ولكن بالدعوة والعمل على إقامة نظام عالمي بديل على أساس الإسلام، نظام الخلافة. وإنه من الواجب علينا ألا ننحني لضغوط الغرب واتباع أوامرهم ومتطلباتهم كيفما أرادوا ومتى أرادوا، فإن هدفهم الحقيقي الأساسي هو صرفنا نحن المسلمين عن السعي الجاد والعمل الدؤوب من أجل إقامة حكم الله في الأرض بإعادة إقامة دولة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة، والتي بها ستتوحد الأمة وستعيش في ظل درعها الواقي الخلافة، التي ستنقذ الأمة والعالم بأسره من طاعون الغرب الذي أهلك البشرية بشكل عام وأمة الإسلام على وجه الخصوص.


أيها المسلمون في هذه الأمة المباركة، كونوا صفا واحدا وسيروا على أحكام الله تعالى ولا تخشوا البشر واحذروا أن تقعوا في شرك العلمانية التي تؤمن بأن نخبة قليلة هي من تمتلك السلطة المطلقة على البشر أجمعين. وقد خاطبنا الله تعالى في كتابه الكريم مذكرا إيانا بأنه هو وحده سبحانه وتعالى صاحب الحكم والأمر ومبينا لنا كيف يكون المسلم الحق وكيف يتصرف فيقول عز من قائل:


﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّـهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّـهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ ۚذَٰلِكَ فَضْلُ اللَّـهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ ۚ وَاللَّـهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ﴾ [المائدة: 54]




كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
أم أديان - أستراليا

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı