October 01, 2014

خبر وتعليق مسرحيات أردوغان لا تنتهي


الخبر:


انتقد الرئيس التركي رجب طيب أردوغان الأحد سماح الأمم المتحدة للرئيس المصري عبد الفتاح السيسي - دون أن يذكره بالاسم - بإلقاء كلمة من على منصة الجمعية العامة للأمم المتحدة، وتساءل أردوغان خلال كلمة ألقاها في المنتدى الاقتصادي العالمي المنعقد في إسطنبول إذا كانت الأمم المتحدة "مكاناً مناسباً لكي يلقي فيه الانقلابيون خطاباتهم؟"


وأضاف الرئيس التركي قائلاً "رئيس حصل على 52% من أصوات شعبه يقوم أحد وزرائه بالانقلاب عليه، ثم يمنح الشرعية من قبل دول ديمقراطية، شخص يقتل من شعبه في يوم واحد أكثر من خمسة آلاف مواطن ثم يمنح الفرصة ليصعد منصة الأمم المتحدة".


وأضاف أردوغان أنه لا يمكن أن يكون في نفس الصورة مع هؤلاء - في إشارة للسيسي- وهو ما دفعه لمقاطعة الجلسة التي تحدث فيها الرئيس المصري، لأنه لن يستطيع شرح الأمر للشعب التركي.


التعليق:


لقد اعتاد أردوغان على التمثيل ونسج سيناريوهات رنانة كفقاعات الصابون تدغدغ مشاعر الناس وهي في حقيقتها فارغة من أي مضمون، ولا تعدو أكثر من كونها ذراً للرماد في العيون، هدفها الأساسي تضليل الشعب التركي وشعوب المنطقة بشخصية أردوغان الكريزماتية لتحقيق أهداف خبيثة تصب في مصلحة الدول الفاعلة والمؤثرة حقيقة في سياسة أردوغان وعلى رأسها أمريكا المجرمة.


وقد اختار أردوغان هذه المرة لمسرحيته الهزلية أن تكون من جزئين، أولهما مقاطعته لكلمة السيسي في الأمم المتحدة، والجزء الثاني اختاره أن يكون في اسطنبول ليخاطب فيه الشعب التركي تحديدا، بعد أن ادعى سابقا أنه ما كان بإمكانه حضور خطاب السيسي كونه لا يمكن شرح ذلك للشعب التركي، أي أن الشعب التركي يقف ضد النظام المصري الانقلابي، وأن أردوغان يقف مع شعبه، ولا يمكنه إلا أن يسير وفق إرادة الشعب التركي، وهذا بالضبط ما يحاول أردوغان إظهاره، أنه يقف نفس الموقف مع الشعب المسلم في تركيا، وهذا هو الكذب والتضليل والخداع بذاته.


ومحاولة لفهم السبب الآني في إبراز مسرحية أردوغان هذه، أي لفهم كيفية استثمارها شعبيا من طرفه، فإن الوضع السياسي الراهن في المنطقة وتشكيل حلف أمريكا الصليبي لتثبيت هيمنتها ونهبها للثروات ومحاولتها لمنع انعتاق الأمة الإسلامية من ربقة الاستعمار، من خلال ضربها للثورة الإسلامية في الشام وتقسيمها للعراق، قد جعلها تطالب بتوسيع الحلف وإدخال تركيا فيه، فكانت التصريحات المتتالية لمسؤولين أمريكيين عن أهمية الدور التركي والتدرج في الكشف عن هذا الدور، ولحقتها تصريحات أردوغان المتلاحقة حول أهمية دخوله في حلف أمريكا الصليبي وإنشاء منطقة عازلة في شمال سوريا، ومحاولاته إقناع الشعب التركي بذلك، مما يدلل على حقيقة محاولات أردوغان الظهور بمظهر السياسي الفذ والباحث عن العدل أينما كان، سواء بفضح السيسي في مصر أو مهاجمة الموقف الإماراتي المتواطئ علنا مع السيسي، أو في دخول حلفاً ضد الإرهاب والتطرف!!


وهذا الأسلوب الرخيص ليس غريبا على أردوغان، فسبق وأن انسحب من مؤتمر دافوس أمام عدسات الكاميرات واستمر بعلاقته الوطيدة بكيان يهود، وسبق له الجعجعة الفارغة بعد مجزرة سفينة مرمرة وانتهت بمكالمة هاتفية من نتانياهو بأمر مباشر من أوباما عبر فيها نتانياهو عن أخطاء (تقنية) أدت لمقتل المتضامنين الأتراك، وكذلك الطائرات التركية التي جاءت لتطفئ لهيب نيران محرقة الكرمل ولكنها لم تر محرقة غزة مرتين ولم تحرك ساكنا، ناهيك عن خطوطه الحمراء في سوريا والتي أصبحت بيضاء مستباحة ولم تحرك نخوة أردوغان لينصر أهل الشام، بل لقد استباح النظام السوري أرض تركيا وأسقط طائرات تركيا ومع هذا لم يتحرك أردوغان وبقي صامتا صمت القبور بالرغم من تباين موقفه مع موقف الشعب التركي المسلم.


أما بعد أن أمرته أمريكا بالمشاركة بحلفها الصليبي في سوريا والعراق فكان خير من لبى، ولهذا فهو يحاول حشد الرأي العام في تركيا لإقناعه بالمشاركة بهذا الحلف المشؤوم، ولكن هذا لن يقف عائقا أمام هذه المشاركة، فهذا ديدن العملاء في استجابتهم لأوامر أسيادهم.


إن حال أردوغان لا يختلف عن حال السيسي من زاوية العمالة والخيانة والسير في درب أمريكا، ولكن لكل منهما ظروفه السياسية الحالية وقدرته على المساعدة بتثبيت نفوذ أمريكا في المنطقة، تماما كما كان حال تركيا وإيران في إظهار تنافس بينهم أوصلتهم للتنسيق التام بهدف احتواء ثورة الشام بضربها عسكريا من جهة وباستقطاب قيادات الثوار من جهة أخرى، وكله يصب في خانة القضاء على الثورة.


أما وبعد أن فشلت كل الأساليب الشيطانية في القضاء على هذه الثورة الربانية المباركة، فقد ظهر الوجه الحقيقي للحكام الخونة الذين ادعوا زورا وبهتانا الوقوف إلى جانب الثوار، وعلى رأسهم أردوغان الخائن المتلون كالحرباء.


ولو كان صادقا لانسحب من الأمم المتحدة ولكشف عوار الدول التي تدعي الديمقراطية الكاذبة، ولتبرأ من الدول المؤثرة فيها وعلى رأسها أمريكا بدل أن يدخل حلفها الشرير.


لك الله يا ثورة الشام الأبية، ثورة يتيمة يرعاها رب البرية، وهو نعم المولى ونعم النصير.


كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
أبو باسل

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı