March 07, 2015

خبر وتعليق قانون حماية البقرة المقدسة!!!


الخبر:


تناقلت وسائل الإعلام العالمية خبر قانون يحظر بيع لحوم الأبقار في الهند، ووفق ما ذكرته السكاي نيوز في 2015/3/4 قررت ولاية ماهاراشترا الهندية فرض عقوبات على حيازة لحوم الأبقار وبيعها، تصل إلى خمس سنوات سجن ويقضي القانون بصيغته الحالية، الذي بُدئ العمل به الاثنين، بتغريم المخالفين نحو 10 آلاف روبيه (160 دولار تقريبا). ويأتي إقرار الحظر من قبل الولاية الواقعة غربي الهند التي تضم مدينة مومباي، العاصمة الاقتصادية للبلاد، كتعديل على قانون يعود لعام 1972 يمنع ذبح الأبقار، اتسع نطاقه تدريجيا ليشمل الثيران والعجول الصغيرة "نيويورك تايمز". تعطل إصدار القانون لسنين طويلة ولكن وصول النظام الحالي الموالي للهندوس للحكم ذلل جميع العقبات.


التعليق:


أتى هذا القانون اللافت للنظر في بلد يفتخر بتراث تشريعي ودستور يحث على الحريات والمساواة وحقوق المواطنين والذي يعود إلى عام 1949، وقد اعتمدته الجمعية التأسيسية في 26 تشرين الثاني/نوفمبر 1949، وبدأ تطبيقه كليا في 26 كانون الثاني/يناير 1950. ويعد دستور الهند أطول دستور لدولة لها سيادتها في العالم، وقد أحدث في هذا الدستور 94 تعديلا إلى يومنا هذا. تُعدّ الهند أكبر ديمقراطية في العالم ويعتبرها مريدو العلمانية والليبرالية تجربة فريدة وقوية في ترسيخ مبادئ العلمانية وتوظيفها للرقي بالإنسان، ويتم إبرازها كنموذج للنجاح في القارة الآسيوية. وبالرغم من كثرة ترديد هذه المكتسبات إلا أن الهند تعاني من التمييز العنصري والطائفي في أبشع صورهما ولا زالت التركيبة الاجتماعية تستند إلى نظام التمييز الطبقي.


كشف وصول الرئيس الهندي ناندرامودي لسدة الحكم هشاشة هذه المكتسبات الليبرالية العلمانية في الهند وسلط الأضواء على العلاقة بين الدين والدولة والسياسة ومدى تشبث الحكومة الحالية بنظام هندوسي متطرف وتطويع النصوص الدستورية الوضعية لخدمة أجندة الهيمنة الهندوسية والإضرار بمصالح المسلمين. هذا القانون المعيب لن يؤدي فقط للإضرار بحق المسلمين في ذبح الأبقار وأكل لحومها بل سيضر بحق تجار لحوم الأبقار الذين تبددت تجارتهم بين ليلة وضحاها ولحقت بها خسائر مادية كبيرة. والعجيب أن تصادق الحكومة على هكذا قانون بينما يستمر السياسيون في إلقاء الخطابات الرنانة للتأكيد على علمانية الدولة وحيادها وعملها على تثبيت المساواة الكاملة. كما تصرّ الحكومة في خطاباتها على أن ترسيخ أسس العلمانية سيعلي من شأن كافة الطوائف في البلاد ولكنها تسعى فعليا لترسيخ أقدام الهندوسية وإضعاف المسلمين مادياً وسياسياً ومعنويا.


إن نموذج الهند يعد مثالا بارزا لفشل الدولة المدنية القائمة على شعارات النظام الليبرالي الديمقراطي في معالجة الطائفية. ولم ينتج من هذا النظام سوى ترسيخ للطائفية ونشر للفرقة والشتات، فعمّت خطابات الكراهية وتم تهميش الأقليات وضُيّعت حقوقهم. أصبحت الهند مثالاً لإقصاء المستضعفين والتمييز ضد كل ضعيف فعمّت الكراهية ضدّ المرأة وانتشرت عمليات وأد الفتيات وهنّ في بطون أمهاتهن وحرق الزوجات من أجل الخلاف على المهر، واستغلال العمالة بشكل يعيد استنساخ نظم الرقّ في صور حديثة، وخرج مارد الطائفية لينشر الخوف في أرجاء البلاد. وهذا نتاج طبيعي لتحكيم البشر والاحتكام للإنسان القاصر المحدود: ﴿وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْ‌ضُ وَمَن فِيهِنَّ﴾.


انتشر الفساد وعمّ البلاء ولكنّ الدولة الهندية لا زالت متشبثة بحماية البقرة المقدسة. إن هذه البقرة المقدسة في الهند تجسّد كل نظام ودين من هوى البشر فشل أصحابه في إقناع الناس به فسنّوا القانون والعقوبات لكي يفرضوا هيبته. هذا حال البقرة المقدسة في الهند ولكنها ليست بدعة ولا حالة شاذة ولن تكون الحالة الأخيرة لأننا نرى مقاربات في أماكن أخرى، وبتنا نعيش في زمن حماية البقر المقدس بسلطة قوانين علمانية!


وصل المسملون في أصقاع الأرض للحظة فاصلة بين الشعارات والأوهام وبين الحقيقة الجلية التي تُظهر تهاوي الأنظمة والأديان الوضعية ولجوئها للقمع والإكراه لفرض رؤاها المخالفة للعقل والفطرة.


﴿وَحَاجَّهُ قَوْمُهُ ۚ قَالَ أَتُحَاجُّونِّي فِي اللَّـهِ وَقَدْ هَدَانِ ۚ وَلَا أَخَافُ مَا تُشْرِ‌كُونَ بِهِ إِلَّا أَن يَشَاءَ رَ‌بِّي شَيْئًا ۗ وَسِعَ رَ‌بِّي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا ۗ أَفَلَا تَتَذَكَّرُ‌ونَ * وَكَيْفَ أَخَافُ مَا أَشْرَ‌كْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ أَنَّكُمْ أَشْرَ‌كْتُم بِاللَّـهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا ۚ فَأَيُّ الْفَرِ‌يقَيْنِ أَحَقُّ بِالْأَمْنِ ۖ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ﴾




كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
هدى محمد - أم يحيى

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı