كلّ إناء بما فيه ينضح
كلّ إناء بما فيه ينضح

  الخبر: أكدت وزارة الأسرة والمرأة والطّفولة وكبار السنّ أنّه استنادا إلى قاعدة بيانات شبكة مندوبي حماية الطّفولة فقد تطوّر عدد الإشعارات بحالات الولادة خارج إطار الزّواج إلى 868 حالة سنة 2022 مقابل 802 حالة سنة 2021 أي بنسبة ارتفاع تساوي 8.2%.

0:00 0:00
Speed:
February 02, 2023

كلّ إناء بما فيه ينضح

كلّ إناء بما فيه ينضح

الخبر:

أكدت وزارة الأسرة والمرأة والطّفولة وكبار السنّ أنّه استنادا إلى قاعدة بيانات شبكة مندوبي حماية الطّفولة فقد تطوّر عدد الإشعارات بحالات الولادة خارج إطار الزّواج إلى 868 حالة سنة 2022 مقابل 802 حالة سنة 2021 أي بنسبة ارتفاع تساوي 8.2%.

وتعتزم وزارة الأسرة والمرأة والطفولة وكبار السنّ خلال السّنة الجارية إنجاز دراسة متعدّدة الأبعاد حول الولادات خارج إطار الزّواج وما يترتّب عنها من تهديدات مضاعفة تطال المرأة والطّفل وتلقي بظلالها على الأسرة والمجتمع أيضا. (وزارة الأسرة والمرأة والطّفولة وكبار السّنّ)

التّعليق:

مؤلم ما آل إليه حال بلد عقبة بن نافع ومحزن ما بات أهله يعيشونه. فبعد أن كانت تونس بلد الفاتحين ومنارة للعلماء المسلمين صارت رائدة في عدد الأطفال غير الشّرعيّين؛ حيث أفاد الباحث في علم الاجتماع معاذ بن نصير لصحيفة الأحد "JDD" في 2021/4/20 أنّ "ظاهرة العلاقات الجنسيّة قبل الزّواج في تونس باتت تشهد انتشارا غير مسبوق في المجتمع، بل أصبحت متاحة من قبل أغلب الشّباب الذين يرونها ملاذا للمتعة أو تعبيرا عن الحبّ، كما تمثّل بالنّسبة لفئة أخرى شكلا من أشكال الهروب من الزّواج والارتباطات ذات الصّبغة القانونيّة نظرا لمخلّفات اجتماعيّة كالبطالة والعنوسة، وتراجع الرّوابط الاجتماعية".

فكيف لبلد يدين بالإسلام أن يسمح بالزنا سواء قبل الزّواج أو بعده؟! كيف لبلد أهله مسلمون أن يسمح بالزّنا وانتشار الفاحشة بينهم؟!

ذكرت الصّحيفة أنّ "الدّولة التّونسيّة لا تجرّم العلاقات الجنسيّة الرّضائيّة قبل الزّواج بين الشّباب من الذين تجاوزوا سنّ الرّشد شرط عدم المجاهرة بذلك بالشّكل الذي يسيء للمجتمع وينافي الأخلاق الحميدة". لا حول ولا قوّة إلّا بالله، صار الزّنا في بلد الزّيتونة أمرا مسموحا به بشرط عدم المجاهرة!

أيّ حال آل إليه وضع المسلمين في تونس؟! يحيون في ظلّ أحكام دستور وضعيّ لا يجرّم هذه العلاقات الفاسدة التي تخرّب الأسر والمجتمع، وغيّب عن حياتهم دستور ربّ العالمين الذي يحفظ النّاس من الفتن ويقيهم من الزّلل ويحميهم من الوقوع في الوحل!!

إن ارتفاع حالات الولادة خارج إطار الزّواج الذي صرّحت به الوزارة أمر متوقّع ونتيجة حتميّة لسياسة دولة تشجّع على الزنا، دولة قامت في كلّ ولاية من ولاياتها بإنشاء مركز للصّحّة الإنجابيّة يوجد به فضاء للشّباب، يوفّر لهم كلّ الخدمات اللاّزمة للشّبان أو للفتيات اللّواتي أقمن علاقات جنسيّة وفي حاجة للإجهاض أو الرّعاية الخاصّة، ويقدّم لهم كلّ المساعدات الهامّة مجانا. دولة تسير قدما في تنفيذ إملاءات غربيّة تعمل على حرف الشّباب عن عقيدة الإسلام وأحكامه وتشويهه وطمس مفاهيمه لديهم ونشر قيم الحضارة الرّأسماليّة وترسيخها لديهم لتضمن تبعيّتهم لها وإحكام قبضتها عليهم.

لقد رفعت تونس رسميّا التّحفظات التي أبدتها على الاتّفاقية الدّوليّة لمناهضة كافّة أشكال التّمييز ضدّ المرأة (سيداو)، هذه الاتفاقيّة التي تعصف بالأسرة المسلمة وبروابطها لتزرع فيها نباتا خبيثا أغصانه حرّية مطلقة وتحرّرٌ من كلّ القيود، وتمكين للمرأة وخروجها عن تبعيّتها للرّجل (أبا كان أو أخا أو زوجا...) ما جعل رئيس الفيدراليّة الدّوليّة لحقوق الإنسان كريم الهايدجي يصرّح مسرورا: "نعرب عن سعادتنا بهذا القرار الحاسم من أجل تكريس المساواة بين النّساء والرّجال، إنّ هذا القرار يمثّل ثمرة نضالات بدون هدنة خاضتها المنظّمات التّونسيّة والدّوليّة"، كالجمعيّة التونسيّة للنّساء الدّيمقراطيّات التي لم تتوان عن الطّعن في أحكام الإسلام وتشويهها.

في ظلّ هذا الارتفاع في حالات الولادة خارج إطار الزّواج ستقوم الدّولة "بدراسة متعدّدة الأبعاد"!! فيم تتمثّل هذه الدّراسة؟ وماذا ينتظر من دولة هذه سياساتها؟ أيّ خطوة ناجعة ستقوم بها لحلّ مشكلة تفاقمت وصارت تنذر بالخطر؟!

هل بحثت الدّولة في الأوضاع الاقتصادية المتردّية وأثرها على حياة النّاس؟ هل حاولت الوقوف على الأسباب التي دفعت بالشّباب وغيرهم إلى ارتكاب هذه الفاحشة ومعالجتها؟ هل غذّت فيهم مفاهيم دينهم ووقَتْهم من الوقوع فيما حرّم خالقهم أم شجّعتهم على المعصية؟ هل سعت لحلّ مشكلة البطالة والفقر والغلاء والعجز عن الزّواج؟...

إنّ هذه الأرقام المصرّح بها - وما خفي كان أعظم - إنْ هي إلا مؤشّرات لنتائج سياسات فاشلة لا ترقى لأن تسيّر حياة النّاس، بل إنّها تقذف بهم في متاهات وظلمات لن يخرجهم منها إلّا شرع الله وأحكامه التي تؤمّن لهم العيش الرّغيد وتبعث فيهم الأمن والطّمأنينة.

كتبته لإذاعة المكتب الإعلاميّ المركزيّ لحزب التّحرير

زينة الصّامت

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı