كيف يهيمن الغرب على الاقتصاد التونسي؟
كيف يهيمن الغرب على الاقتصاد التونسي؟

الخبر:   ينص بلاغ وزارة الاقتصاد والتخطيط التونسية على ما يلي: انطلقت وزارة الاقتصاد والتخطيط في إعداد المخطط التنموي منذ بداية شهر شباط/فبراير 2022 بالاعتماد على كفاءات تونسية صرفة، مؤكدة في المنهجية التي أعدتها في هذا الغرض على تجسيم التشاركية الفعلية، حيث تم إحداث 72 فريق عمل على مستوى الولايات و36 لجنة قطاعية على المستوى الوطني، سجلت حضور ومساهمة ما يزيد عن 3000 مشارك إلى حد الآن من كفاءات ممثلين عن الهياكل المهنية والمنظمات الوطنية لا سيما الاتحاد العام التونسي للشغل الذي يترأس بعضاً من هذه اللجان وممثلين عن المجتمع المدني والجمعيات المعنية بالشأن التنموي. ...

0:00 0:00
Speed:
March 28, 2022

كيف يهيمن الغرب على الاقتصاد التونسي؟

كيف يهيمن الغرب على الاقتصاد التونسي؟

الخبر:

ينص بلاغ وزارة الاقتصاد والتخطيط التونسية على ما يلي:

انطلقت وزارة الاقتصاد والتخطيط في إعداد المخطط التنموي منذ بداية شهر شباط/فبراير 2022 بالاعتماد على كفاءات تونسية صرفة، مؤكدة في المنهجية التي أعدتها في هذا الغرض على تجسيم التشاركية الفعلية، حيث تم إحداث 72 فريق عمل على مستوى الولايات و36 لجنة قطاعية على المستوى الوطني، سجلت حضور ومساهمة ما يزيد عن 3000 مشارك إلى حد الآن من كفاءات ممثلين عن الهياكل المهنية والمنظمات الوطنية لا سيما الاتحاد العام التونسي للشغل الذي يترأس بعضاً من هذه اللجان وممثلين عن المجتمع المدني والجمعيات المعنية بالشأن التنموي.

وهو ما يجسم حرص الوزارة على أن تكون أعمال إعداد المخطط ومخرجاته نابعة من تصورات ومقترحات الجهات والقطاعات وكافة الأطراف الفاعلة في الساحة الوطنية.

فينحصر دورها القيّم في توفير هبة مالية لانتداب مكتب دراسات تونسي متخصص، أما بالنسبة للوكالة الألمانية للتعاون الدولي GIZ في المجالات التنموية لمرافقة الإدارة في مسار إعداد الرؤية والمخطط والمساعدة في صياغة بطاقات المشاريع المنبثقة عن أشغال اللجان القطاعية وفرق العمل الجهوية التي سيتم عرضها للتمويل وكذلك وضع خطة تسويقية للمخطط.

ويكون تدخل مكتب الدراسات الجاري اختياره وفق طلب عروض من خلال وضع خبرات على ذمة الإدارة في مجالات محددة ولا يمكن للخبراء التدخل في وضع الخيارات والتوجهات الوطنية التي هي حصرا من مشمولات المتدخلين العموميين.

التعليق:

من الواضح أن الدول الغربية توجه الخطوط العريضة للاقتصاد العالمي عبر سياساتها الخارجية تجاه البلاد ذات التنمية الاقتصادية المتأخرة كالبلاد الإسلامية حاليا. ومن جهة أخرى، تعودنا أن نلاحظ في سياسات الدول الغربية وأبرزها أمريكا ودول أوروبا الغربية نمطية المبادرات نفسها التي تقوم بها للتدخل في الشأن الاقتصادي للبلاد الإسلامية. وبالنسبة للشأن الاقتصادي التونسي فلعله يمثل المثل النموذجي هذه الفترة لنبين عمق التدخل الأوروبي والأمريكي في المنطقة، واللافت في هذا السياق هو حقيقة أن وزارة الاقتصاد والتخطيط تحاول في بلاغها الأخير أن توضح للتونسيين أن دور الوكالة الألمانية للتعاون الدولي المتمثل في انتداب مكتب دراسات يشرف على مرافقة الإدارة التونسية في إعداد المخطط الاقتصادي للبلاد، هو دور لا يمكّن هذه الوكالة الألمانية من التدخل في الخيارات الاقتصادية التونسية.

لكن ألا يعتبر مجرد اطلاع هذه الوكالة الألمانية على عملية إعداد المخطط الاقتصادي تدخلا فاضحا في الشأن السيادي التونسي؟!

وإجابة على هذا التساؤل لا نجد أبلغ من هذا التعبير: رُبَّ عذر تذكره الوزارة التونسية أفضح من ذنب!

في الوقت الذي تحاول فيه وزارة الاقتصاد والتخطيط تبرير التدخل الألماني في الشأن التونسي، يعاني الوضع في تونس من معضلة التبعية لبنود القروض الدولية وإملاءات صندوق النقد الدولي على غرار تعويم الدينار التونسي واستبعاد دور الدولة التونسية في استغلال ثرواتها الطبيعية لصالح الشركات الأجنبية الغربية كإنتاج الإسمنت والتنقيب على النفط واستغلاله.

وحتى ندقق للرأي العام حقائق اقتصادية سارية العمل تؤكد أن التدخل الغربي في الاقتصاد التونسي عميق الأثر ومتعدد الأطراف، نذكر دور الوكالة الأمريكية للتنمية الدولية في إشرافها من الناحيتين الفنية والمالية على تسويق عملية تصدير المواد الأولية التونسية وعلى رأسها مَنتوجَا التمور وزيت الزيتون.

من جهة أخرى نشير إلى اعتراف الحكومة التونسية في أكثر من مناسبة بأهمية دور الاتحاد الأوروبي في توجيه خطوط السياسة الاقتصادية في تونس؛ فمثلا يدعو وزير الاقتصاد التونسي مؤخرا الاتحاد الأوروبي لمرافقة تونس في إطار التخطيط الاقتصادي بالنسبة لفترة 2023 – 2025، وكذلك لا يخفى دور"البنك الأوروبي لإعادة الإعمار والتنمية في الإشراف على تمويل مجالات اقتصادية عدة في تونس كالنقل الحديدي ومجالي الطاقة والموارد المائية. ومع ذلك نذكر دور صندوق الاستثمار "أنوفاتك" بدعم وإشراف البنك الدولي لتوجيه المشاريع الخاصة بالنسبة لمجالات حيوية عدة في تونس كالتعليم والصحة والفلاحة والصناعة وتكنولوجيا المعلومات والتجارة الإلكترونية.

أخيرا لا يبقى إلا الاعتراف بأن الاقتصاد التونسي خاضع لقواعد النظام الغربي الاستعماري من الجانب الأضعف والمغلوب على أمره، ولذلك لا يمكن أن يكون الحل لإنقاذ تونس من مأزق التبعية الغربية إلا عبر الرؤية الجذرية للمشكلة. فالعالم الغربي يستمد قوته الاقتصادية أساسا من استغلال مقدرات الشعوب الأخرى وتطويع أنظمتها السياسية عبر إشراكها في مشاريع اقتصادية غير متكافئة، فتكون بداية التحرر من هذه المعادلة الغربية المقيتة بإيجاد نظام الإسلام الحضاري الذي فيه صلاح الإنسان... ولن نجد خيرا من أحكام الإسلام حكمة وصلاحا في مجال الاقتصاد والسياسة الدولية.

﴿وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنفَعُ الْمُؤْمِنِينَ

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

مراد معالج

عضو المكتب الإعلامي لحزب التحرير في ولاية تونس

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı