لا يمكنك أن تكون جمهورياً ومؤيداً للشريعة في آن واحد، يا أردوغان!
لا يمكنك أن تكون جمهورياً ومؤيداً للشريعة في آن واحد، يا أردوغان!

الخبر:   قال الرئيس التركي رجب طيب أردوغان، في كلمة ألقاها خلال حفل تخريج المسؤولين الدينيين من قبل أكاديمية رئاسة الشؤون الدينية، ما يلي: "نرى أن حملة ذات مسار مزدوج تجري ضدّ تركيا من قبل بعض الدوائر المعادية لتركيا في الآونة الأخيرة، أول هذه التعريفات هو تعريفات "التركية بدون إسلام" التي حاول الفاشيون طرحها. ...

0:00 0:00
Speed:
February 11, 2024

لا يمكنك أن تكون جمهورياً ومؤيداً للشريعة في آن واحد، يا أردوغان!

لا يمكنك أن تكون جمهورياً ومؤيداً للشريعة في آن واحد، يا أردوغان!

(مترجم)

الخبر:

قال الرئيس التركي رجب طيب أردوغان، في كلمة ألقاها خلال حفل تخريج المسؤولين الدينيين من قبل أكاديمية رئاسة الشؤون الدينية، ما يلي: "نرى أن حملة ذات مسار مزدوج تجري ضدّ تركيا من قبل بعض الدوائر المعادية لتركيا في الآونة الأخيرة، أول هذه التعريفات هو تعريفات "التركية بدون إسلام" التي حاول الفاشيون طرحها. دعوني أقولها بكل وضوح، إن تعريف ومشروع التركية التي لا تحمل روح الإسلام هو في الواقع محاولات لوضع التركية في مكانها الصحيح. أمة في متحف، لتحويلها إلى عنصر فولكلوري. وفي المسار الثاني من الحملة، هناك عداء للشريعة، يظهر تحت أقنعة مختلفة. العداء للشريعة، التي تمثل كل قواعد الحياة في الإسلام، هو في الواقع عداء للشريعة الإسلامية، الدين نفسه" (إن تي في، 2024/02/01م)

التعليق:

في تركيا، هناك مقولة شهيرة يعرفها الجميع "قدم الشراب حسب النبض". ومعناها: "التصرف بما يرضي الإنسان، ويستجيب لميوله، ويداعب كبرياءه". هذا المصطلح، الذي يعني العمل بدون مبادئ لتحقيق مكاسب، يكمن في قلب الفهم السياسي الديمقراطي الذي يركّز على المصلحة، فضلاً عن توافقه التام مع الملف السياسي للرئيس أردوغان، الذي يخدم نبض المجتمع لمدة 23 عاماً. حيث إنك تستطيع أن ترى الرئيس أردوغان قومياً في يوم، ومؤيداً للأمة في اليوم التالي، ومعادياً للغرب في يوم، ومؤيداً للغرب في يوم آخر، وعلمانياً في يوم، ومتديناً في يوم، وجمهورياً في يوم، ويدافع عن الشريعة في اليوم التالي! إنّ الخطابات التي يتم إلقاؤها للفوز بالانتخابات تتكيف مع الجو السياسي في المجتمع.

وينبغي أيضاً قراءة تصريحات أردوغان الأخيرة بشأن تبنّي الشريعة من خلال مساواة الإسلام بها في هذا السياق. ويمكن أيضاً تفسيرها على أنها "كلمة حق يراد بها باطل". لأن أي قول لم يتمّ التحقق من صحته بالعمل لا يمكن الوثوق به في إطار الصدق. فلو أن الرئيس أردوغان دافع عن الشريعة ليس فقط بكلماته، بل أيضاً بأفعاله، حيث يدعي أنه يمثل الإسلام برمته. لو أنه طبق ليس الشريعة فقط، بل النظام الاقتصادي الإسلامي، والنظام الاجتماعي الإسلامي، ونظام العقوبات الإسلامي، ونظام التعليم الإسلامي، وكل شيء آخر، بدءاً من نظام الحكم الذي يعتبر الحكم بما أنزل الله هو الحكم الشرعي أساس الدولة. ولو أنه تبنى ونفذ سياسة الإسلام الخارجية، بهدف نشر الإسلام نوراً وهدىً للعالم من خلال الدعوة والجهاد... ومن ثم كان من الممكن أن يكون كلامه ضدّ مشروع التتريك الذي لا يحمل روح الإسلام ذا مصداقية. ولو أنه حشد الجيش التركي لمساعدة إخوانهم المسلمين في غزة، لكان من الممكن أن نعتقد أن أردوغان نفسه يميل إلى الطريق الصحيح في تطبيق الشريعة الإسلامية. لكن باستخدامه عبارة "يجب أن نربي جيلاً لا يقع في نفس حال فلسطين"، وفي الخطاب نفسه، أظهر أنه يفصل فلسطين عن تركيا، مبيناً أن إشارته إلى الشريعة مجرد خطاب.

ويبقى السؤال: لماذا أصدر أردوغان فجأةً بيانا مؤيدا للشريعة؟ يجب البحث عن إجابة هذا السؤال في المصطلح المذكور في بداية هذا التعليق "قدم الشراب حسب النبض". لأن أردوغان نفسه، قبل أسبوعين فقط، وبعد اجتماع لمجلس الوزراء، أنهى النقاش حول نظام تركيا بشعارات "تحيا الجمهورية" قائلاً: "انتهت الشكوك حول نظام تركيا بشعارات "تحيا الجمهورية" في 29 تشرين الأول/أكتوبر 1923"، ودافع عن الجمهورية العلمانية ضدّ الشريعة!

أولاً: الجمهور الذي خاطبه أردوغان في ذلك الخطاب هو الشؤون الدينية المكون من الأئمة والدعاة. فالأئمة، سواء أكانوا يلقون خطباً في أيام الجمعة أو يقومون بوعظ المسلمين، هم الأشخاص الذين يمكن أن يستفيد منهم أردوغان أكثر من غيرهم خلال فترات الانتخابات. وأي انتقاد يوجهونه له سيؤثر سلباً على الحكومة، أما الإشادة به فسيكون لها تأثير إيجابي.

ثانيا: سبب تصريح أردوغان الشرعي، بما في ذلك تجاه غزة، هو ذروة المشاعر الإسلامية لدى المسلمين، خاصةً في تركيا، بسبب المجازر التي تحصل في غزة. إن الغضب تجاه القادة، بما في ذلك الرئيس أردوغان، الذي لا يقود 57 بلدا إسلاميا كخليفة، يتزايد بسرعة. وإذا لم يتم تخفيف هذا الغضب والسيطرة عليه، فمن الممكن أن يتحول طوفان الأقصى إلى طوفان الأمة. ولذلك فإن تصريح أردوغان بشأن الشريعة، بما فيها غزة، يهدف إلى استعادة ثقة الرأي العام الإسلامي في تركيا عشية الانتخابات المحلية في شهر آذار/مارس المقبل.

علاوةً على ذلك، فإن توقُّع قيام دولة إسلامية ممن يهملون أثناء حكمهم أحكام الشريعة في العلاقات بين الناس أمر سخيف بعض الشيء. لأن الدولة الإسلامية وطريقة الحياة الإسلامية التي تأتي معها لا يمكن أن تبنى إلاّ على أحكام الشريعة وتستمر بالمحافظة على أهمية الالتزام بالشريعة. ولذلك يجب على من يدّعي الشريعة أن يدرك هذه الحقائق أولاً ويعمل وفقاً لها حتى يستحق نصر الله في الدنيا والآخرة.

﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتاً عِندَ اللهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

محمد أمين يلدريم

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı