«لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ»
«لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ»

الخبر:   قال المتحدث باسم المجلس العسكري الانتقالي في السودان شمس الدين كباشي إنهم قد تمكنوا من التوصل إلى تفاهم على النقاط الأساسية مع المعارضة الممثلة بتحالف قوى الحرية والتغيير. ...

0:00 0:00
Speed:
April 28, 2019

«لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ»

«لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ»

الخبر:

قال المتحدث باسم المجلس العسكري الانتقالي في السودان شمس الدين كباشي إنهم قد تمكنوا من التوصل إلى تفاهم على النقاط الأساسية مع المعارضة الممثلة بتحالف قوى الحرية والتغيير.

بعد اللقاء الذي جرى بين المتحدث باسم المجلس العسكري الانتقالي في السودان شمس الدين كباشي وبين تحالف قوى الحرية والتغيير، الذي انعقد في العاصمة الخرطوم أدلى المتحدث باسم المجلس العسكري الانتقالي في السودان بالتصريح التالي:

"اتفقنا على المبادئ الأساسية، وهما اثنان وهما كالتالي: أن كلا من المجلس العسكري الانتقالي وتحالف قوى الحرية والتغيير إن كل واحد منهما مكمل للآخر وعلينا البدء بالعمل معا لانتشال السودان من هذه الأزمة". كما قال أيضا إنهم وافقوا على إنشاء لجنة مشتركة مع هذه القوى.

بينما أفاد المتحدث باسم تحالف قوى الحرية والتغيير أحمد عربي أن اللقاءات مع المجلس العسكري كانت جيدة ومثمرة، وأنهم اتفقوا على تشكيل لجنة مشتركة، من أجل المرحلة الانتقالية في السودان، تتولى هذه اللجنة تحديد صلاحيات مؤسسات الدولة. (ntv)

التعليق:

بعد المظاهرات التي بدأت في السودان في التاسع عشر من كانون الأول/ديسمبر بسبب الأزمة الاقتصادية، والتي امتدت بشكل سريع إلى العاصمة الخرطوم وتوسعت لتشمل جميع أنحاء البلاد وتحولت إلى مظاهرات ضد النظام، في الحادي عشر من نيسان أعلن الجيش سيطرته على الحكم وبذلك انتهى عهد عمر البشير الذي استمر لمدة ثلاثين عاما.

لقد تعرض المسلمون في السودان وفي جميع البلاد الإسلامية إلى شتى أنواع الظلم، وذلك بسبب مختلف أنواع أنظمة الكفر التي طبقها القادة العملاء والخونة في هذه البلاد، ومن بعدها بدأت الشعوب الإسلامية تتحرك ضد هذه الأنظمة التي لم تعد تطاق في سعي منها لإيجاد بديل جديد، لكن مهما كانت هذه التحركات رائعة وحذرة فلن تجدي نفعا أمام هذه الأنظمة الكافرة ما لم يكن لدى الشعوب الإسلامية بديل مبدئي واضح ومنظم، وأكبر مثال على ذلك هو الوضع حاليا في السودان، بالنظر إلى الأزمة الاقتصادية التي يعيشها المسلمون في السودان منذ سنوات عديدة فإن خروجهم في وجه النظام لاقى إقبالا واسعا وانتشارا سريعا في كافة أرجاء السودان، ومع ذلك فإن شعب السودان وقاداتهم ما زالوا يتقدمون في عدم وجود رؤية سياسية مبدئية، بما في الصمت الذي قابل ذلك التفاهم الذي توصل إليه كل من المجلس العسكري الانتقالي وتحالف قوى الحرية والتغيير وهذا أكبر دليل على ذلك، بالتأكيد إن تحالف قوى المعارضة تحت ما يسمى تحالف قوى الحرية والتغيير لن تعمل إلا على إقناع الشعب بالقبول بسلطة المجلس العسكري، وقول المتحدث الرسمي باسم تحالف قوى الحرية والتغيير أحمد عربي "أن اللقاءات مع المجلس العسكري كانت جيدة ومثمرة، وأنهم اتفقوا على تشكيل لجنة مشتركة، من أجل المرحلة الانتقالية في السودان، تتولى هذه اللجنة تحديد صلاحيات مؤسسات الدولة" هو أكبر دليل على ذلك، هذا يعني أنه سيعاد إنتاج النظام نفسه مع بعض التغييرات الشكلية! إذا كان هذا الذي سوف يحدث فما الذي دفع الشعب المسلم في السودان إلى التظاهر والنهوض سوى قوانين النظام السابق، فما الفائدة إذاً إذا أدت هذه الثورة إلى إنتاج النظام السابق مع بعض التغييرات البسيطة؟ ما الذي حصده أهل السودان من هذه الثورة وهل هذا هو مطلبهم، ولماذا انحرف مسار الثورة؟ الجواب عن كل هذه الأسئلة هو كما قلنا في البداية هو عدم وجود رؤية سياسية مبدئية عند الشعب والقادة في السودان.

ولو كانوا أصحاب رؤية سياسية لنظروا إلى تجارب من حولهم، ولوجدوا أن طريقة النجاة الوحيدة والوصفة الوحيدة هي وجود حزب يمتلك عقيدة سياسية إسلامية صحيحة. بالتزامن مع كل هذه الأحداث فإن حزب التحرير في السودان منذ اندلاع الاحتجاجات توجه إلى الشعب السوداني المسلم واستصرخهم بأنه لا خلاص من هذا النظام الكافر ومخلفاته إلا بخلافة راشدة منبثقة من احتياجات هذه الأمة ومحققة لتطلعاتها، وتاج هذه الدعوات هي الدعوة الصريحة التي قام بها عضو حزب التحرير في ولاية السودان الأستاذ ناصر رضا والتي توجه بها إلى المجلس العسكري الانتقالي بشكل مباشر وعلني، في حال أصغى المسلمون والعسكر المخلصون في السودان إلى نداء الدولة الإسلامية بهذه الحالة سوف يتمكنون من القضاء على النظام الكافر بشكل تام وسوف يسعدون سعادة الدارين، ولا قدر الله في حال أنهم سلموا أمرهم إلى القادة الخونة عملاء أمريكا فإنهم يكونون قد وقعوا في الفخ نفسه مرة أخرى وستصبح حالهم أسوأ بكثير مما هم عليه الآن لا قدر الله، وهذا ما يذكرنا بحديث النبي r: «لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ».

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

رمضان أبو فرقان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı