لن تتحقق العدالة للنساء في بنغلاديش إلا في ظل الخلافة الراشدة وليس تحت وطأة حكم ديمقراطي علماني (مترجم)
لن تتحقق العدالة للنساء في بنغلاديش إلا في ظل الخلافة الراشدة وليس تحت وطأة حكم ديمقراطي علماني (مترجم)

الخبر:   ذكرت أخبار bdnews24.com بأن الشرطة فشلت في معرفة لماذا قتلت الطالبة الجامعية سوهاجي جيهان تونو في كوميلا، ناهيك عن التعرف على القتلة رغم مرور شهر على مقتلها. وتقول إدارة التحقيقات الجنائية (CID) في الشرطة بأنها تستطيع فقط أن تؤكد أن عملية القتل، الذي أثار احتجاجات في أنحاء البلاد، كان مع سبق الإصرار.

0:00 0:00
Speed:
April 24, 2016

لن تتحقق العدالة للنساء في بنغلاديش إلا في ظل الخلافة الراشدة وليس تحت وطأة حكم ديمقراطي علماني (مترجم)

لن تتحقق العدالة للنساء في بنغلاديش إلا في ظل الخلافة الراشدة

وليس تحت وطأة حكم ديمقراطي علماني

(مترجم)

الخبر:

ذكرت أخبار bdnews24.com بأن الشرطة فشلت في معرفة لماذا قتلت الطالبة الجامعية سوهاجي جيهان تونو في كوميلا، ناهيك عن التعرف على القتلة رغم مرور شهر على مقتلها. وتقول إدارة التحقيقات الجنائية (CID) في الشرطة بأنها تستطيع فقط أن تؤكد أن عملية القتل، الذي أثار احتجاجات في أنحاء البلاد، كان مع سبق الإصرار. وعندما وجدت جثة تونو داخل معسكر كوميلا في ليلة 20 آذار/ مارس، اشتبهت الشرطة بأنها كانت قد تعرضت للاغتصاب قبل أن تقتل. ووسط احتجاجات مستعرة في جميع أنحاء بنغلاديش، قال خبراء في الطب الشرعي أنهم لم يجدوا أي دليل على الاغتصاب أثناء فحص الجثة. وقد أجري فحص ثانٍ للجثة بعد صدور أمر من المحكمة منذ 17 يوما، ولكن لم يتم الإعلان عن نتائج التحقيق.

التعليق:

إن أي شخص من رعايا بنغلاديش لديه الحد الأدنى من المعرفة فيما يتعلق بالنظام القضائي في البلاد يعرف ما هو المصير المنتظر في قضية قتل تونو المثير. وقد أثار منظمات حقوق الإنسان والمحامون المعتبرون والأفراد الواعون في البلاد بالفعل شكوكا خطيرة حول العملية الإجمالية للتحقيق. واتُهمت وكالات إنفاذ القانون بتدمير الأدلة وتهديد عائلة تونو. وفي مقابلة مع صحيفة ديلي ستار، قالت المديرة التنفيذية للرابطة الوطنية للمحاميات في بنغلاديش، المحامية سلمى علي، "لدي شكوك جدية حول تقرير التشريح الأول. لقد فشلت في التأكد من سبب وفاة سوهاجي جيهان تونو... تقرير التحقيق الذي قدمته الشرطة هو أيضا غير مقبول. إنها لم تجد أي علامة لإصابة أو اعتداء على أي جزء من جسم الضحية". وادعى والد تونو، الذي كان أول من عثر على ابنته مقتولة أن الجزء الخلفي من رأس تونو كان محطما، وكانت هناك إصابات في أنفها بشكل خاص. ولكن لم تذكر أيٌّ من هذه الأدلة في تقرير التشريح. وعلاوة على ذلك، في 2 نيسان/ أبريل، قال رئيس المحكمة العليا سينها كورونا واصفا القوانين القائمة في البلاد بأنها قد عفا عليها الزمن، "ليس من الممكن ترتيب محاكمة قتل تونو بالقوانين التقليدية وقانون القرن الثامن عشر". وأيضا، من خلال إظهار استيائه إزاء التراكم الضخم للقضايا والإجراءات القانونية المطولة، أضاف "لا أحد يستطيع الحصول على العدالة. في معرفتي فإن أفراد الجيل الثاني، والثالث للشخص الذي يذهب إلى المحكمة، هم الذين يحصلون على نتيجة (الحكم). هل هذه عدالة؟ في رأيي، هذه سخرية".

سؤال واحد أثير في جميع أنحاء البلاد عقب هذا الحادث المروع: "هل ستلقى قضية تونو العدالة أبدا؟" والجواب بالتأكيد هو "لا". فقد أثبتت الإحصاءات المفزعة لإساءة معاملة النساء في بنغلاديش، أنه بعد 46 سنة مما يسمى الاستقلال، فشل هذا النظام الوضعي في تحقيق أي نوع من العدالة للمرأة. وبدلا من ذلك، تعرضت الآلاف من النساء للمصير المأساوي الذي لقيته تونو، ولم تتحقق لهن العدالة أبدا. بعد 18 عاما، فشل هذا النظام القضائي الديمقراطي في توفير العدالة لشازين كما أنه فشل في توفير العدالة لجايانتي رضا طوال السنوات الـ 12 الماضية. أمثلة مثل هذه كثيرة جدا لا يتسع المجال لذكرها.

والمفارقة هي، أنه على الرغم من أن الطبقة العلمانية الحاكمة وما يسمى المجتمع التقدمي في بنغلاديش دائما ما يلقي باللوم على الإسلام والشريعة في اضطهاد المرأة، فإن النساء في بنغلاديش في ظل هذا الحكم الديمقراطي الليبرالي لا يمكنهن حتى الحلم بالمجتمع الذي أنتجه الإسلام قبل 1400 سنة. ففي عهد الخلافة، كان عرض المرأة هو عرض الدولة، وقد كان الخلفاء يعلنون الحرب إذا تعرضت كرامة أي امرأة لاعتداء. فرسول الله e قد أعلن الحرب ضد بني قينقاع لاعتدائهم على امرأة مسلمة واحدة. وأعلن الخليفة المعتصم بالله الحرب ضد الروم لاعتدائهم على امرأة مسلمة لم تكن حتى من رعايا دولة الخلافة. وبعث الحجاج بن يوسف القائد الشاب محمد بن القاسم لقتال ملك السند الهندوسي داهر سينج لإنقاذ النساء المسلمات من أسره. ومع ذلك، فإنه في بنغلاديش الديمقراطية، حيث تحتل النساء حاليا مئات المناصب المهمة في المجتمع، مثل منصب رئيس الوزراء، وزعيم المعارضة، ووزير، وعضو في البرلمان، ومسؤول حكومي، وضابط شرطة وما إلى ذلك، أصبح الاغتصاب، والاغتصاب الجماعي والقتل الوحشي لآلاف من النساء هو القاعدة. وعلاوة على ذلك، فإن جهل واضعي القانون حول القوانين، والإجراءات القانونية الطويلة، والثغرات في القوانين، والتدخل السياسي وخيانة الأمانة من وكالات إنفاذ القانون، كل ذلك يخلق حاجزا كبيرا لتحقيق العدالة في المجتمع. وبالتالي فإن المسلمين في بنغلادش يجب أن يعلموا أن العدالة لا يمكن أن تتحقق للمرأة إلا في ظل الخلافة على منهاج النبوة - وليس تحت وطأة الحكم الديمقراطي العلماني.

يقول الله سبحانه وتعالى في القرآن الكريم:

﴿أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

فهميدة بنت ودود

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı