ما تسعى إليه؛ يسعى إليك
ما تسعى إليه؛ يسعى إليك

  الخبر: قرّر مجلس الوزراء الباكستاني، يوم الثلاثاء، ترقية الجنرال سيد عاصم منير، رئيس أركان الجيش، إلى رتبة مشير، وذلك في أعقاب النزاع العسكري الأخير بين باكستان والهند. (الجزيرة)

0:00 0:00
Speed:
May 29, 2025

ما تسعى إليه؛ يسعى إليك

ما تسعى إليه؛ يسعى إليك

(مترجم)

الخبر:

قرّر مجلس الوزراء الباكستاني، يوم الثلاثاء، ترقية الجنرال سيد عاصم منير، رئيس أركان الجيش، إلى رتبة مشير، وذلك في أعقاب النزاع العسكري الأخير بين باكستان والهند. (الجزيرة)

التعليق:

إحدى النتائج المهمة - وإن لم تكن مقصودة - للنزاع الذي استمر أربعة أيام بين الهند وباكستان، تمثّلت في دفع الناس إلى قراءة ما بين السطور. فقد وجد الباحثون عن الحقيقة وضوحاً في طريقهم، بينما انكشفت أقنعة الانتهازيين والمنافقين وهم يلهثون خلف المناصب والمكافآت. وبالنسبة لأولئك الذين أدركوا حجم مسؤوليتهم، فقد شكّل هذا الصراع فرصةً واضحة للارتقاء والوقوف دعماً لأمة محمد ﷺ، التي لا تزال تتعرض لانتهاكاتٍ مروّعة، لا تقلّ بشاعة عمّا ارتكبه المغول في تاريخهم. لقد أظهر هذا النزاع من جهة قوة وهيبة القوات المسلحة الباكستانية، ومن جهة أخرى كشف تردد السلطات في استخدام هذه القوة كاملةً. كما لاحظ الناس بوضوح تصاعداً في سُلم المكافآت والترقيات، وكان من أبرز الأمثلة على ذلك إعلان ترقية الجنرال عاصم منير إلى رتبة مشير. وتُعدّ رتبة مشير أعلى رتبة عسكرية، تُمنح للأفراد الذين قدّموا خدمات استثنائية، وغالباً ما تحمل طابعاً رمزياً يُمنح لقادة عسكريين متميزين، أولئك الذين لم يكتفوا بقيادة الجيوش، بل ساهموا في صناعة مصير بلادهم وتوجيه دفتها التاريخية.

الحروب في التاريخ لم تكن تُسمّى إلا بعد انتهائها، وغالباً ما كانت تُنسب إلى المناطق الجغرافية أو الأحداث البارزة أو حتى الاستراتيجيات التي استخدمت خلالها. أما في العالم الرأسمالي الحديث، فقد تحوّلت الحروب إلى عمليات ميدانية مخطّط لها مسبقاً، حيث تُتّخذ القرارات في الغرف المغلقة، وتُنفّذ تبعاتها على الشعوب البسيطة. وقد رأينا ذلك جليّاً في الأحداث الدولية خلال السنوات الخمس والعشرين إلى الثلاثين الماضية. على سبيل المثال، فإن ما سُمّي بـ"الحرب على الإرهاب"، لم يكن في حقيقته سوى حربٍ معلنة على المسلمين، وكأنهم مصدر الإرهاب، وكأنهم ينتشرون كالفطريات، يجب اقتلاعهم كما تُقتلع الأعشاب الضارّة! إنها حرب سُمّيت رسمياً عام 2001 على لسان رئيس أمريكا جورج بوش، ووجدت دعماً مباشراً من رئيس أركان الجيش الباكستاني آنذاك، برويز مشرف، وما زالت آثارها تتوالى حتى يومنا هذا.

إذا قُتل سيّاح هندوس في الهند، فإن الردّ المعتاد يكون بشنّ عمليات ضد المساجد والمدارس الدينية. ولو كانت هذه المساجد والمدارس داخل الأراضي الهندية، لما كان لدى باكستان أي اعتراض، إذ من حقّ الهند - كما لباكستان - أن تتعامل مع من تعتبرهم إرهابيين من رعاياها، لا سيما وأن الجيش الباكستاني نفسه يستخدم منذ آذار/مارس 2025 قوة مفرطة في تصفية من يُصنَّفون كإرهابيين داخل البلاد. ولكن، عندما تجاوزت الهند حدود باكستان، قرّرت باكستان الردّ بالمثل، وأطلقت على عمليتها اسم "بنيان مرصوص". هذا الاسم مستوحى من الآية الكريمة في سورة الصف: ﴿إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفّاً كَأَنَّهُم بُنْيَانٌ مَّرْصُوصٌ﴾.

علّق ابن عباس رضي الله عنه على معنى قوله تعالى: ﴿كَأَنَّهُم بُنْيَانٌ مَّرْصُوصٌ﴾ بقوله: "هم كالبنيان المحكم الذي لا يتحرك، لأن أجزاءه مشدودة ومترابطة بعضها ببعض".

في السورة نفسها، يقول الله تعالى: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ﴾، هذه الآية الكريمة جاءت تأنيباً وتوبيخاً لمن يقولون ما لا يصدقونه بالأفعال، وهي بمثابة ردّ قاطع على من يُخلِفون وعودهم. قال قتادة والضحاك إن هذه الآية نزلت توبيخاً لبعض الناس الذين كانوا يقولون: إنهم قتلوا، وقاتلوا، وطعنوا، وفعلوا كذا وكذا في المعركة، مع أنهم لم يفعلوا شيئاً من ذلك!

قال سعيد بن جبير في تفسير قول الله تعالى: ﴿إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفّاً﴾، إن رسول الله ﷺ كان إذا أراد القتال، أحبّ أن يُصفَّ أصحابه صفوفاً، وهذه السورة تُعلّم المؤمنين ذلك. وقال أيضاً في قوله تعالى: ﴿كَأَنَّهُم بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ﴾ "أي: أجزاؤه متماسكة ومترابطة بعضها ببعض؛ مصطفّين للقتال".

ومن السنّة، جاء في الحديث الذي رواه الشيخان البخاري ومسلم أن رسول الله ﷺ قال: «آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ: إِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ، وَإِذَا حَدَّثَ كَذَبَ، وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ».

إن الأمة هي أمانة في أعناق الجيش الباكستاني، لأن الله تعالى قد أظهر قوّتهم وقدرتهم للعالم. وقد استندوا إلى آيات من القرآن الكريم لتبرير هذه القوة، لإدراكهم أن لا قول لديهم يُضاهي ما أنزله الله في كتابه العظيم. لكن استغلال هذه الآيات لمصالح شخصية يُوقِع أفعالهم في مستنقع النفاق، وقد بيّن النبي ﷺ علامات المنافق بوضوح، فلا يخفى حال من يُزيّن أفعاله بكلام الله، ثم يُخالف جوهره وسُلوكَه.

الحصول على الرتب والمكافآت بينما تبقى القضايا الجوهرية دون حلّ، ويظل الإسلام غير مطبَّق، لا ينبع من المعيار الإسلامي الحقيقي. فقد كان رسولنا ﷺ يتّخذ قراراته وهو جالس على تراب مسجده، يقود الغزوات، ويضع الخطط، ويعلّم، ويقاتل في طليعة أصحابه، وقد شهد العالم اتساعاً لا نظير له. كل هذا النصر والفتح وُعِد به المسلمون بشرط الطاعة الكاملة، ولا يُحقّقه إلا قائد لا يسعى لتخليد اسمه، بل يعمل من أجل رتبةٍ أبديةٍ في الجنة. أما الحرب التي تُفضي إلى إقامة الخلافة، فهي ما تنتظره الأمة بفارغ الصبر، وستخلّدها الكتب والتاريخ باسمٍ يليق بعظمتها، وسيتألّق اسم قائدها في عيون وقلوب أجيال الأمة على مر العصور.

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

إخلاق جيهان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı