ما وراء العنصرية ضد اللاجئين السوريين
ما وراء العنصرية ضد اللاجئين السوريين

غطت وسائل الإعلام العربية والتركية في الأسابيع الماضية وحتى الساعة بشكل متواصل، ما اعتبر تزايدا في حدة العنصرية ضد اللاجئين السوريين في تركيا، سواء بالتصريحات الشخصية أو السياسية، أو الإجراءات التعسفية الرسمية، أو الاعتداءات في الشوارع على الأنفس والممتلكات من قبل أتراك متطرفين أو شبان غاضبين جاهلين مُجهّلين، وذلك بالتزامن مع التصريحات السياسية من الحكومة التركية، حول تقارب وشيك مع نظام بشار الأسد.

0:00 0:00
Speed:
July 12, 2024

ما وراء العنصرية ضد اللاجئين السوريين

ما وراء العنصرية ضد اللاجئين السوريين

الخبر:

غطت وسائل الإعلام العربية والتركية في الأسابيع الماضية وحتى الساعة بشكل متواصل، ما اعتبر تزايدا في حدة العنصرية ضد اللاجئين السوريين في تركيا، سواء بالتصريحات الشخصية أو السياسية، أو الإجراءات التعسفية الرسمية، أو الاعتداءات في الشوارع على الأنفس والممتلكات من قبل أتراك متطرفين أو شبان غاضبين جاهلين مُجهّلين، وذلك بالتزامن مع التصريحات السياسية من الحكومة التركية، حول تقارب وشيك مع نظام بشار الأسد.

التعليق:

يذهب كثير من المراقبين إلى الحديث عن العوامل التي أدت إلى تصاعد موجة العنصرية ضد السوريين في تركيا فيرجعونها إلى نقاط متعددة:

  • جانب اقتصادي داخلي، ويتلخص في إحساس الشعب التركي عموما بأن اللاجئ السوري ينافسه في الأعمال التجارية والمهنية ويأخذ حصته من الوظائف والفرص المتاحة لكسب العيش، خاصة بعد الحالة المتردية للاقتصاد التركي في ظل عجز حكومة أردوغان عن حل المشكلة، ما يوجد رأيا عاما بضرورة خروج السوريين من تركيا بذريعة إفساح المجال لفرص عمل أمام الأتراك قد تساهم في تخفيف وطأة الضغط المعيشي، وبالرغم من عشرات التقارير والتصريحات التي تفند هذه الفكرة الجائرة، وتؤكد أن السوريين ساهموا في نمو الاقتصاد التركي وليس الإضرار به إلا أن صوت الأرقام يضيع في ضجيج التحريض العاطفي الصاخب.
  • وجانب عنصري له بعد تاريخي وآخر فكري معاصر، فهناك شريحة من الشعب التركي تتم تغذيتها من العلمانيين واليهود وغير المسلمين من المؤثرين في الساحة السياسية والفكرية، بأن العرب عموما خانوا الدولة التركية في حربها مع الإنجليز والأوروبيين وساهموا في تدمير ما يسمونه بالإمبراطورية التركية، هذا من جانب الماضي، ومن جانب آخر تتم تغذيتهم بمفاهيم فوقية ثقافية تصور التركي المعاصر بأنه جزء من أوروبا العلمانية الليبرالية المتقدمة، وأن الالتصاق بالعرب وثقافتهم الإسلامية هي خطوة إلى الوراء في مسار الانضمام إلى الاتحاد الأوروبي سياسيا أو حتى الالتصاق به ثقافيا.
  • وجانب سياسي انتخابي، حيث يتنافس كل من الحكومة والمعارضة على استقطاب شريحة كبيرة من الشارع التركي متأثرة بأفكار العنصرية التركية، فالمعارضة توهم الناخب التركي أن سياسة الحكومة الفاشلة مع اللاجئين أدت إلى تدهور الاقتصاد وضياع فرص عمل أمام الشباب التركي لصالح اللاجئين، وبالتالي تصب الزيت على نار التحريض ضد اللاجئين لتغذية فرص نجاحها أمام الحكومة، بينما ساهمت إجراءات الحكومة في ترحيل اللاجئين القسري والتعسفي تحت شعار العودة الطوعية، وتصريحات أردوغان بقرب إعادة مليون لاجئ (طوعا) إلى بلاده والتساهل في معاقبة المعتدين على السوريين، كل ذلك ساهم في إعطاء ضوء أخضر أمام المستفيدين من هذه الحملة.
  • ويري بعض المراقبين كذلك أن هناك خطة محكمة لضرب الاقتصاد التركي من قبل أعدائها في الخارج وأعداء الحكومة الحالية في الداخل وذلك بتحريك أدواتهم الإعلامية والحزبية لإثارة وضع متوتر يضر بالسياحة والاستقرار في تركيا فيساهم في إسقاط حكومة أردوغان لمصلحة المعارضة ويحد من تقدم تركيا المادي المتصاعد الذي يقلق الغرب المتربص بالمسلمين.

إن مركز التنبه أثناء النظر إلى ما يجري بحق اللاجئين السوريين في تركيا لا بد أن يتوجه إلى خطورة ما يشكله الوجود السوري طويل الأمد ومعه التوافد العربي للإقامة في تركيا على مشروع التغريب القديم المتجدد للشعب التركي لإبقائه بعيدا عن اللغة العربية والثقافة الإسلامية، فاحتكاك الأتراك اليومي مع شعب متدين بعمومه، ويحمل في سلوكه ولباسه خاصة لباس نسائه (الجلباب والخمار) مفاهيم الإسلام والفقه والشريعة وتحكيمها، والوحدة على الأخوة الإسلامية والولاء للإسلام وحضارته، كل ذلك ينذر بهدم الجدار الذي بني بين الشعب التركي والحضارة الإسلامية أو هدم ما تبقى منه، فهذه الحملة بالدرجة الأولى مخطط لها من أعداء الإسلام في الداخل والخارج للتخلص من بذرة الأخوة والوحدة والحضارة الإسلامية التي يحتضنها الشعب التركي باحتضانه للشعب السوري والمقيمين المسلمين من العرب وغيرهم، وإنه لمن السذاجة أن نظن أن العدو لن يصنع ويرعى في الطرف الآخر عنصريين يذكون نار العنصرية بالاتجاه المعاكس ويحرضون ضد التركي لتكتمل خيوط المؤامرة.

إن كل ما يتكلم عنه المراقبون من أسباب اقتصادية وتاريخية وسياسية انتخابية وتقارب مع نظام أسد كل ذلك لا يتعدى كونه عاملا من عوامل التحريض يستعملها العدو الداخلي والخارجي أداة في تنفيذ مشروعه وليست سببا حقيقيا لما يجري.

وعليه وجب على حملة الدعوة والواعين من الأمة الإسلامية التصعيد في خطاب الشارع التركي بالإسلام ومفاهيمه واستباق كسبه في صف حضارته وعقيدته، وعندها فقط ستسقط ورقة اللاجئين من يد أعداء الإسلام وكل ورقة أخرى يستخدمونها ضد هذا الشعب المسلم...

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

الشيخ عدنان مزيان

عضو المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı