ما يحتاجُه العالم هو خليفةً تقي يُنهي أزمة اللاجئين اللاإنسانية
ما يحتاجُه العالم هو خليفةً تقي يُنهي أزمة اللاجئين اللاإنسانية

الخبر: وفقا للأخبار التي نشرت في قناة الجزيرة في 20 حزيران/يونيو 2017، يخشى أن يكون 26 لاجئا على الأقل، معظمهم من السودان، قد غرقوا في البحر المتوسط بعد أن سُرق محرك زورقهم، ما أدى إلى غرقه. وقال أحد الناجين الأربعة الذين قدموا إلى إيطاليا بأنهم بدأوا رحلتهم من ليبيا الخميس الماضي في رحلة عبور خطرة إلى أوروبا. وبعد ساعات قليلة في البحر، اعترضت مجموعة من المهربين الليبيين زورقهم وسرقوا المحرك فبدأ القارب بالغرق. وفي وقت لاحق قامت مجموعة من الصيادين الليبيين بإنقاذ الناجين الأربعة. واعتبارا من حزيران/يونيو، كان يعتقد بأن 1828 لاجئا لقوا حتفهم أثناء محاولتهم الوصول إلى أوروبا في عام 2017. ومعظم هؤلاء الأشخاص الذين يخوضون الرحلة المحفوفة بالمخاطر ينحدرون من أصول نيجيرية تليها بنغالية ومن بلدان أخرى في جنوب الصحراء الكبرى. (الجزيرة)

0:00 0:00
Speed:
June 25, 2017

ما يحتاجُه العالم هو خليفةً تقي يُنهي أزمة اللاجئين اللاإنسانية

ما يحتاجُه العالم هو خليفةً تقي

يُنهي أزمة اللاجئين اللاإنسانية

(مترجم)

الخبر:

وفقا للأخبار التي نشرت في قناة الجزيرة في 20 حزيران/يونيو 2017، يخشى أن يكون 26 لاجئا على الأقل، معظمهم من السودان، قد غرقوا في البحر المتوسط بعد أن سُرق محرك زورقهم، ما أدى إلى غرقه. وقال أحد الناجين الأربعة الذين قدموا إلى إيطاليا بأنهم بدأوا رحلتهم من ليبيا الخميس الماضي في رحلة عبور خطرة إلى أوروبا. وبعد ساعات قليلة في البحر، اعترضت مجموعة من المهربين الليبيين زورقهم وسرقوا المحرك فبدأ القارب بالغرق. وفي وقت لاحق قامت مجموعة من الصيادين الليبيين بإنقاذ الناجين الأربعة. واعتبارا من حزيران/يونيو، كان يعتقد بأن 1828 لاجئا لقوا حتفهم أثناء محاولتهم الوصول إلى أوروبا في عام 2017. ومعظم هؤلاء الأشخاص الذين يخوضون الرحلة المحفوفة بالمخاطر ينحدرون من أصول نيجيرية تليها بنغالية ومن بلدان أخرى في جنوب الصحراء الكبرى. (الجزيرة)

التعليق:

إن غرق اللاجئين اليائسين ليس جديدا على هذا العالم. بل هو حدث متكرر جدا ومقبول إلى درجة أن هذه الحوادث التي تكسر القلوب لم تعد تجذب حتى اهتمام وسائل الإعلام! والحقيقة المحزنة هي أن معظم هؤلاء اللاجئين، الذين قرروا عبور البحر المحفوف بالمخاطر في قارب متقلب للوصول إلى أوروبا، هم من البلاد الإسلامية.

من المعروف بأن أزمة اللاجئين قد تفاقمت بعد أن قامت أمريكا وحلفاؤها باحتلال البلاد الإسلامية واحدة تلو الأخرى، كما قررت القوى الغربية بما في ذلك عملاؤها في العالم الإسلامي دعم نظام الأسد القاتل ضد الثورة السورية. وقد أدى قرارهم المدمر هذا إلى إغراق هذه البلاد كلها في حالة من الفوضى. ومن الناحية الحَرفية، فإن هذه القوى الاستعمارية الجشعة قد سلبت سبل العيش الكريم لملايين الناس في العراق وسوريا وليبيا وأفغانستان وباكستان واليمن وعدد من بلدان جنوب الصحراء الكبرى وأجبرتهم على الفرار من بلادهم أيضا. والواقع هو أن معظم اللاجئين لا يودون حقا مغادرة بلادهم والذهاب إلى أوروبا. لأنهم يعرفون ما ينتظرهم من تعذيب جسدي وعقلي مقيت واغتصاب وانعدام أمن وتجويع وسجن بل حتى موت مخيف. ووفقا لآخر تقرير للمنظمة الدولية للهجرة، فقد أصبح وضع اللاجئين أكثر خطورة فقد تبين أنهم والمهاجربن يضطرون إلى التسليم بالاسترقاق في هذا العصر الحديث من قبل تجار البشر. ووجد موظفو المنظمة البحرية الدولية بأن مئات الشباب الأفارقة يجري تداولهم علنا فيما وصف بأنه سوق للرقيق!

إننا نعيش في زمن أصبحت فيه حياة هذه الأمة مثقلة بالإهانة والإذلال. فبلاد المسلمين التي كانت فيما مضى رمزا للازدهار والثراء والعدالة أصبحت اليوم رمزا للفقر والفوضى، تدمرها الحروب اللاإنسانية المخطط لها مسبقا. إن الأمة التي كانت ملاذا مرحِّباً يوفر المأوى للضعفاء والمضطهدين والمستضعفين في العالم، دون الالتفات إلى عرقهم أو دينهم، وصلت إلى حال تفر فيه من بلادها هربا من الفقر المدقع وأهوال الحرب! إن هذه الأمة العظيمة التي كانت في يوم تحكم العالم أصبحت الآن تحت (رحمة!) الرأسماليين الكفار.

والحقيقة هي أن هذه الأمة لم تمر طوال تاريخ الإسلام بمثل هذه الحالة اليائسة، ولا هي واجهت مثل هذا العار والإذلال، وما هذا كله إلا لأن الأمة فقدت درعها الحامي (الخليفة). قال رسول الله e: «إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ» (رواه مسلم)

يقول أبو يعلى، وهو عالم حنبلي يقتبس من كلام الإمام أحمد بن حنبل بأن المسلمين سيعيشون عصرا من الفتن إذا ما غاب الخليفة. واليوم نرى مدى دقة ما اقتبسه! فبغياب الخليفة ظهر الفساد وانتشرت الفتنة في البر والبحر. وبغياب الخليفة، أصبح دم المسلم وحياته وعرضه أبخس ما في الأرض! وبغياب الخليفة، غرق آلاف المسلمين الأبرياء في البحر، وماتوا ميتة ذل وعذاب لا نهاية لها! كل ذلك حصل ولا يزال على عين الأنظمة الخبيثة القائمة في البلاد الإسلامية التي ما قدمت شيئا لإنقاذ هذه الأمة. فاللهم أنزل غضبك على هؤلاء الحكام الإمعات الغادرين الذين لعبوا دور الخيانة مع هذه الأمة وغضوا الطرف عنها في وقت حاجتها الماسة.

ومع ذلك كله، فإن هذه الأمة العظيمة ستسود من جديد ويعود لها مجدها وعزها وقوتها وكرامتها وذلك عندما ستقوم الخلافة الراشدة الثانية على منهاج النبوة قريبا إن شاء الله. وستقف هذه الأمة من وراء درعها الحامي لتحمي شرفها فهو الذي يقاتل من ورائه ويحتمى به. وستقضي الخلافة إن شاء الله على السبب الجذري لأزمة اللاجئين المنتشرة وذلك من خلال إقامة نظام عدل وازدهار، وتدمير أغلال الاستبداد والعذاب وذلك عبر القضاء على النظام الرأسمالي واقتلاعه من العالم الإسلامي بأسره.

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

فهميدة بنت ودود

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı