ماذا تعني العلاقات الوثيقة بين روسيا وطالبان؟
ماذا تعني العلاقات الوثيقة بين روسيا وطالبان؟

الخبر:   ترأس سيرجي شويجو، أمين مجلس الأمن في الاتحاد الروسي، وفداً رفيع المستوى إلى كابول، حيث أجرى مناقشات مع مسؤولي طالبان بشأن تطوير العلاقات الثنائية. وخلال هذه الزيارة، التقى بنائب رئيس الوزراء الأفغاني للشؤون السياسية والاقتصادية، ووزير الدفاع، ووزير الداخلية، والمدير العام لإدارة الاستخبارات. وفي أعقاب هذه الزيارة، أعلن الرئيس الروسي فلاديمير بوتين، على هامش قمة منظمة معاهدة الأمن الجماعي، أنّ موسكو تسعى إلى توسيع علاقاتها مع السلطات الأفغانية الحالية.

0:00 0:00
Speed:
December 07, 2024

ماذا تعني العلاقات الوثيقة بين روسيا وطالبان؟

ماذا تعني العلاقات الوثيقة بين روسيا وطالبان؟

(مترجم)

الخبر:

ترأس سيرجي شويجو، أمين مجلس الأمن في الاتحاد الروسي، وفداً رفيع المستوى إلى كابول، حيث أجرى مناقشات مع مسؤولي طالبان بشأن تطوير العلاقات الثنائية. وخلال هذه الزيارة، التقى بنائب رئيس الوزراء الأفغاني للشؤون السياسية والاقتصادية، ووزير الدفاع، ووزير الداخلية، والمدير العام لإدارة الاستخبارات. وفي أعقاب هذه الزيارة، أعلن الرئيس الروسي فلاديمير بوتين، على هامش قمة منظمة معاهدة الأمن الجماعي، أنّ موسكو تسعى إلى توسيع علاقاتها مع السلطات الأفغانية الحالية.

التعليق:

لا ينبغي النّظر إلى العلاقة بين روسيا وطالبان باعتبارها مجرّد أداة لمواجهة المصالح الأمريكية في أفغانستان والمنطقة. فقد اتبعت روسيا باستمرار سياسة عملية وحذرة في هذا المجال. على سبيل المثال، خلال احتلال حلف شمال الأطلسي لأفغانستان، دعمت روسيا استراتيجية مكافحة الإرهاب التي صمّمتها أمريكا وحلف شمال الأطلسي. وفي حين حافظت على علاقاتها مع طالبان، لم تقدم لها روسيا دعماً كبيراً من شأنه أن يهدد المصالح الأمريكية بشكل مباشر. وعلاوةً على ذلك، لعبت روسيا دوراً رئيسياً في تيسير مفاوضات السلام بين الولايات المتحدة وطالبان، وعرضت صيغة موسكو كمنصّة للحوار؛ وهي المبادرة التي تتوافق أيضاً مع الأهداف السياسية لروسيا.

وتنبع العلاقة الوثيقة بين روسيا وحركة طالبان من موقعها الجيوسياسي والمخاوف الأمنية المتعلقة بأنشطة الجماعات المسلحة. وقد دفعت التهديدات التي يفرضها تنظيم الدولة الإسلامية ووجود الجماعات الجهادية في آسيا الوسطى في أفغانستان، والتي أعلن العديد منها الولاء لطالبان، دفعت روسيا إلى تبني نهج أكثر تعاوناً مع طالبان. وكما وصف فلاديمير بوتين مؤخراً حركة طالبان بأنها حليفة في مكافحة الإرهاب.

وترتبط هذه العلاقات أيضاً بالتهديدات الحدودية. إنّ آسيا الوسطى، التي تعتبر بمثابة الفناء الخلفي الاستراتيجي لروسيا، تتأثر بشكل متزايد بالجماعات المسلحة. كما تظلّ تجارة المخدرات، وهي قضية إقليمية مهمة، مصدر قلق كبير بالنسبة لروسيا. ونتيجة لهذا، ركزت زيارة الوفد الروسي إلى كابول على قضايا الأمن والاستخبارات أكثر من المسائل الاقتصادية. وكما صرحت ماريا زاخاروفا، المتحدثة باسم وزارة الخارجية الروسية، "لقد أكّدنا مراراً وتكراراً أنّ روسيا، مثل القوى العالمية الأخرى، تعتزم تطوير التعاون البراغماتي مع كابول بشأن القضايا ذات الاهتمام المشترك، بما في ذلك مكافحة التهديدات الإرهابية وتهريب المخدّرات من الأراضي الأفغانية. إنّ تحقيق هذا الهدف مستحيل ما لم تتمّ إزالة تسمية الإرهاب عن طالبان".

في زيارتهم الأخيرة، عرض الروس العديد من التنازلات لطالبان، بما في ذلك زيادة مستويات التجارة والعبور، والاستثمار في البنية التحتية لأفغانستان، وإزالة طالبان من قائمة روسيا للجماعات الإرهابية، ومنح أفغانستان مقعد مراقب في منظمة شنغهاي للتعاون. ومع ذلك، لا تتوفر معلومات مفصّلة حول الوعود والالتزامات المتبادلة لطالبان. على الرغم من أن روسيا بقيادة بوتين تصور نفسها في كثير من الأحيان على أنها أقوى مما هي عليه في الواقع، فإنها تظلّ غارقة في الأوهام حول سياساتها العالمية.

إنّ روسيا انتهجت تاريخياً سياسات ضد مصالح المسلمين، وما زالت جرائمها مستمرة حتى اليوم في مناطق مختلفة، بما في ذلك داخل روسيا وآسيا الوسطى والقوقاز والشرق الأوسط. وفي حين إن السياسة الخارجية التي تركز على المصالح الاقتصادية والتعامل مع دول الكفر قد تسفرُ عن فوائد اقتصادية قصيرة الأجل؛ إلاّ أنها في الأمد البعيد تؤدي إلى الانحراف عن القيم الإسلامية.

يتعين على طالبان أن تتعلم الدروس من مصير الجماعات والأقاليم الإسلامية الأخرى. على سبيل المثال، أدّت السياسات الاقتصادية للسعودية إلى إقامة أحداث مثل مهرجانات الرقص والموسيقى التي تضمّ نساء شبه عاريات في الأرض المقدسة. كما أدّت السياسات الاقتصادية التركية إلى تعاون اقتصادي وسياسي وعسكري عميق مع كيان يهود، بينما نرى القادة الأتراك يذرفون دموع التماسيح على غزة.

وهكذا، فإنّ التاريخ المعاصر في البلاد الإسلامية يعلمنا أنّ الإسلام لا يمكن تطبيقه في إطار الدول القومية. بل لا يمكن تطبيقه إلا في ظل الخلافة وهو النظام الذي يجلب الوحدة والكرامة والقوة. وعلى العكس من ذلك، إذا لم تكن السياسة الخارجية مبنية على إعلان الإسلام والفهم الواضح للولاء والبراء، فإنها ستدمجنا في النظام الدولي الفاسد، وتحولنا إلى مجرد بيادق في صراعات القوى الإقليمية والعالمية.

وأخيراً، رسالتنا إلى الأعضاء المخلصين في طالبان هي النظر إلى روسيا كعدو تاريخي للإسلام والمسلمين وتجنب تعميق العلاقات معها تماماً. يُنظر إلى تعزيز العلاقات مع روسيا على أنه خيانة للمسلمين في آسيا الوسطى والشيشان وسوريا وأفريقيا. بدلاً من ذلك، أقيموا الخلافة الراشدة الثانية على منهاج النبوة، والتي هي أفضل طريق إلى الرخاء والتقدم والقوة السياسية.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

يوسف أرسلان

عضو المكتب الإعلامي لحزب التحرير في ولاية أفغانستان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı