من الكولوسيوم إلى كأس الأبطال، الأفيون الحقيقي للشعوب
من الكولوسيوم إلى كأس الأبطال، الأفيون الحقيقي للشعوب

الخبر: في أعقاب هزيمة باكستان أمام الهند في بطولة كأس الأبطال، اندلعت انتقادات شديدة في مختلف أنحاء باكستان، من المشجعين واللاعبين السابقين ومحللي لعبة الكريكيت على حد سواء.

0:00 0:00
Speed:
February 28, 2025

من الكولوسيوم إلى كأس الأبطال، الأفيون الحقيقي للشعوب

من الكولوسيوم إلى كأس الأبطال، الأفيون الحقيقي للشعوب

(مترجم)

الخبر:

في أعقاب هزيمة باكستان أمام الهند في بطولة كأس الأبطال، اندلعت انتقادات شديدة في مختلف أنحاء باكستان، من المشجعين واللاعبين السابقين ومحللي لعبة الكريكيت على حد سواء.

التعليق:

لقد أصبحت لعبة الكريكيت بطريقة ما رمزاً للقوة والشرف لشعوب شبه القارة الهندية وجميع البلدان التي خضعت مباشرة للحكم البريطاني. وبالنسبة لشعب جنوب آسيا، ترتفع حدة التوترات عندما تكون المباراة بين الهند وباكستان. فرغم أن الفريقين يلعبان على أرض الملعب ولكن من المفترض أن يحملا روح المنافسة، حيث يتم شحن الجماهير من كلا البلدين بالكراهية المتبادلة التي زرعها مبتكر هذه الرياضة منذ أكثر من 150 عاماً. في الواقع، توفر هذه اللعبة منظوراً فريداً لفهم تاريخ وتطور وحتميات وتناقضات الاقتصاد السياسي الرأسمالي. لطالما كانت الهند المنافس الرئيسي لباكستان، ولكن مع تغير الديناميكيات السياسية، رأينا تراجعا في أداء باكستان بينما ارتفع أداء الهند في لعبة الكريكيت، وأصبحت قوة اقتصادية إقليمية أيضاً. وفي الوقت نفسه، ظهر فريق الكريكيت الأفغاني كبديل للهند ويخدم الأغراض الاستعمارية المتمثلة في إيجاد الكراهية بين المسلمين.

الهند وباكستان قوتان نوويتان وخاضتا ثلاثة حروب ولم يتم حل صراعاتهما بعد، يمكن القول إن إبقاء النزاعات دون حل يخدم الأنظمة وتوجهاتها القومية. لم يقم أيّ من الفريقين بزيارة بلد الآخر لخوض سلسلة مباريات ثنائية منذ أكثر من عقد.

لقد ظل شعب باكستان متمسكاً ببعض الانتصارات المجيدة التي حققها في تاريخه، ولكن هذه الأوقات من المجد والانتصار لم تدم طويلاً، وتبعتها فترات من الهزيمة والإذلال بسبب المشهد الدولي، حيث تتداخل الرياضة مع السياسة. كانت لعبة الكريكيت واجهة للحكم الاستعماري البريطاني، وقد قدمت أول نسخة من الرأسمالية الدولية القائمة على الشراكة التجارية بين الحكام والمحكومين، ولهذا السبب كانت أول من أنشأ الدول القومية. كانت هذه اللعبة تجسد بعض الجوانب الأساسية للمجتمع الفيكتوري مثل الروح الرياضية والانضباط، وكانت في الأساس لعبة للطبقة المتحضرة. ومع تطور اللعبة، أصبح الهدف منها نشر هذه القيم "المتحضرة" بين من كانوا يُعتبرون غير متحضرين. في النهاية، كان نبلاء الهند وأمراؤها هم الذين ساعدوا في تجاوز الحواجز الطبقية لهذه الرياضة، فقد كانوا الحكّام الذين نقلوا قواعد البريطانيين كما هي.

يشجع الإسلام على المحافظة على الصحة واللياقة، لأن صحة المسلم الجسدية والعقلية ضرورية للتميز في عبادة الخالق سبحانه وتعالى. سواء أكان الأمر يتعلق بمجتمع صحي أو بساحة معركة نشطة، فإن كل شيء يتطلب صحة عقلية وجسدية للناس. لقد أرسل الله سبحانه وتعالى نبينا محمداً ﷺ بوصفه قدوة، وعاش حياته ليكون مثالا لنا ويسهل علينا طريقة العيش. في الإسلام، للرياضة غرض، ويمكنها أن تلعب دوراً مهماً في اللياقة البدنية والعقلية للناس، لكن الرياضة الرأسمالية الحديثة تتبع في الواقع نمط الأنشطة الوثنية القديمة التي كانت تهدف لإشغال الناس بأمور تبعدهم عن القضايا الجوهرية. حيث تستمر الجماهير في انشغالها بالأمور البسيطة ويظل الحكام في حكمهم دون رقابة. يمكن إرجاع هذا النمط الذي يستخدم الرياضة كوسيلة للتسلية إلى عام 58م، عندما أرسل الإمبراطور الروماني سفينة محملة بالذهب إلى مصر لإحضار الرمال لملء الكولوسيوم حيث تقام ألعاب المصارعة. وبينما كانت هذه السفن في البحر، اندلعت الاحتجاجات في روما لأنها كانت تمر بمجاعة كبيرة. وعندما وصلت السفن إلى مصر، علم الضابط الرئيسي المسؤول عن القافلة بما حدث، فطلب حاكم مصر الروماني مشورته: هل يشتري القمح بالمال لإنقاذ روما أم يعود بالرمال. فأجابه الحاكم أن يعود بالرمال، وتبين أن هذا الجواب كان صائبا، فبمجرد بدء الألعاب مرة أخرى، انتهى التمرد. كانت ألعاب المصارعة تهدف إلى إثارة الحماسة لدى الجماهير من أجل دولهم، ونرى الأمر نفسه يحدث اليوم. فبدلاً من الاستمتاع بالرياضة كنشاط ترفيهي فقط أو للحفاظ على اللياقة، أصبحت المباريات، والاحتفالات، والضجيج الإعلامي أدوات لجذب المشاهدين، من خلال استغلال حاجة الإنسان للانتماء للمجتمع. حيث أصبح الفوز مصدر فخر جماعي بينما الخسارة عار جماعي. وهذا الاستثمار العاطفي هو ما يستغله الرأسماليون، وفي المقابل نشهد صمتاً مخيفاً من جانب وسائل الإعلام إزاء عمليات الإعدام الجماعي للمسلمين في الهند وهدم المساجد. وكما قال ويليام رايش (طبيب نمساوي ومحلل نفسي): "لو أمكن تحويل الطاقات النفسية للجماهير التي تشاهد مباريات كرة القدم أو المسرحيات الكوميدية إلى مسار عقلاني في حركة تحررية، لأصبحوا لا يُقهرون".

وهذا هو المسار العقلاني الذي تحاول الدعاية الرأسمالية تجنبه، بإبقاء الناس مشغولين بأنشطة عبثية. في ظل الدولة الإسلامية لن يكون الإنسان مجرد وسيلة لتحقيق التقدم المادي والإنتاجية. بل سيكون له دور في عيش حياة نموذجية تجذب العالم إلى الإسلام. سيكون الحاكم المخلص؛ الخليفة، مسؤولاً عن حماية المسلمين من هذه المتع التافهة والمغرية التي تحمل في طياتها ضرراً عظيماً. ونتيجة لذلك، ستدرك الأمة المخلصة أن هدف حياة المسلم ليس مجرد تحقيق لحظات قصيرة من النشوة بعد إهدار ساعات وأيام على رياضة. ستُعيد الرياضة في ظل الخلافة تعريف هدفها، وستترك قوة المسلمين أثراً عظيماً في القلوب، بإذن الله.

﴿لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللهَ كَثِيراً

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

إخلاق جيهان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı