من صاحب الصلاحية في فصل الدين عن الدولة ؟!
من صاحب الصلاحية في فصل الدين عن الدولة ؟!

الخبر: ورد في صحيفة الجريدة الصادرة في 15/07/2019م أن (المرشحة لمجلس السيادة المرتقب، بروفيسور "فدوى عبد الرحمن" اتهمت نظام الإنقاذ بزج الدين في السياسة والتلاعب بالشريعة، وطالبت بفصل الدين عن الدولة في المرحلة القادمة)، وقالت فدوى في صفحتها على الفيس بوك (الإنقاذ تلاعبت بالشريعة فماذا جنينا؟).

0:00 0:00
Speed:
July 20, 2019

من صاحب الصلاحية في فصل الدين عن الدولة ؟!

من صاحب الصلاحية في فصل الدين عن الدولة؟!


الخبر:


ورد في صحيفة الجريدة الصادرة في 15/07/2019م أن (المرشحة لمجلس السيادة المرتقب، بروفيسور "فدوى عبد الرحمن" اتهمت نظام الإنقاذ بزج الدين في السياسة والتلاعب بالشريعة، وطالبت بفصل الدين عن الدولة في المرحلة القادمة)، وقالت فدوى في صفحتها على الفيس بوك (الإنقاذ تلاعبت بالشريعة فماذا جنينا؟).


وقد تباينت ردود الأفعال، فقال المدافعون إن الدولة لها قوانينها ونظامها ولوائحها، ومثلوا لذلك بحاجة الدولة إلى طبيب، لا تهم عباداته، وإنما المهم أن يقدم وصفة علاجية صحيحة، واعتبروا أن الموضوع ليس علمانية، لأنه لا أحد منهم ينكر الإسلام بالفطرة. ورأى آخرون أن الدين والدولة لا ينفصلان وأنه يجب أن تؤسس كل القوانين واللوائح والنظم على كتاب الله وسنة رسوله e.


التعليق:


لمناقشة هذا الموضوع نحتاج الوقوف عند بعض النقاط، ونناقشها نقاشاً موضوعياً... لقد ذكرت فدوى أن الإنقاذ تلاعبت بالشريعة، وتساءلت (ماذا جنينا؟)، وأنا أتفق معها تماماً في تلاعب الإنقاذ بالشريعة، فقد رفعت شعار الإسلام بينما سيرت شئون الدولة كلها بغيره، أما ماذا جنينا؟ فقد جنينا الخراب والدمار في كل مرافق الدولة بل تم تفتيت السودان إلى دولتين معوجة قوائمهما، ولكن يبقى السؤال، إذا تلاعبت جهة ما بأي حكم شرعي فهل علينا أن نترك الشريعة بسببها كما دعت فدوى إلى فصل الدين عن الدولة، وقد بنت رأيها هذا على مقدمة أن الإنقاذ تلاعبت بالشريعة، فقد رأيت أناس يتلاعبون بالصلاة فقدم بعضهم رجلا وامرأة معا، فهل هذا سبب لترك الصلاة؟! إن تلاعب الإنقاذ بالشريعة كان يجب أن يكون مدعاة لأن نرجع لحقيقة الشريعة لا أن نتركها!


أما فكرة فصل الدين عن الدولة، فيجب أن نعرف من الذي دمج أحكام الدولة بالدين وجعلها منه، ففي الغرب أدخل القساوسة والبابوات أحكام الدولة في الدين النصراني، ومعروف أنه لا توجد أحكام عن كيفية تسيير الحياة في كافة مناحيها في جميع الأناجيل، فالقساوسة هم الذين اخترعوا تلك الأحكام، وأعطوها قداسة وجعلوها من الدين، تحريفاً منهم، لذلك كان من الطبيعي أن يعترض الفلاسفة والمفكرون على هذا الدمج، ويطالبوا بالفصل، والذي صار فيما بعد هو أساس العقيدة الرأسمالية الديمقراطية...


وبالمقابل نجد أن الإسلام جعل البيعة هي الطريقة الشرعية لتعيين الحاكم، والرسول e حينما قال: «كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمْ الْأَنْبِيَاءُ كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ تَكْثُرُ» قَالُوا: فَمَا تَأْمُرُنَا؟ قَالَ: «فُوا بِبَيْعَةِ الْأَوَّلِ فَالْأَوَّلِ وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ»، وأنه حرّم الربا ومنع التعامل به على مستوى الفرد والدولة، مخالفاً بذلك النظام الاقتصادي الرأسمالي، فإنها آيات قطعية الثبوت، قطعية الدلالة أنزلت من فوق سبع سماوات من لدن حكيم خبير، وهو الذي أمر بقطع يد السارق وجلد الزاني، وهكذا نجد أن سائر شئون الحياة نزلت فيها أحكام من عند الله سبحانه وتعالى متعلقة بها...


لقد شعر المفكرون والفلاسفة أن لهم ندية بل تفوقاً على القساوسة، خاصة فيما يتعلق بالأحكام العامة، فطالبوا بفصل الدين عن الدولة، فهل يتجرأ مسلم بأن يدعي أن يناكف المولى عز وجل؟! تعالى الله عن ذلك علوا كبيراً.


أما المدافعون عن هذه الفكرة، وما أتوا به من أمثلة، فيبدو أنهم يخلطون بما يمكن أخذه وما لا يجوز أخذه في الإسلام، فإن الإسلام لم يحرم العلوم والمعارف، إذ إنها لا دخل لها بوجهة النظر في الحياة، فلم يحرم أخذها، فيجوز أخذ الطب والهندسة، وعلوم الزراعة والصناعات بأنواعها، وكما يجوز استئجار المسلم وغير المسلم للقيام بالأعمال المباحة، فهذه أمور لا حرمة فيها، بل الواجب في الإسلام أن تبنى الحياة كلها على كتاب الله وسنة رسوله الكريم e، فيكون النظام السياسي والاقتصادي والتعليم والسياسة الداخلية والخارجية كلها من الإسلام في دولته الخلافة الراشدة على منهاج النبوة.


كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
المهندس حسب الله النور – الخرطوم

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı